Betül DÜNDER
Tüm Yazıları
“Kendinden Söz Etmenin Güçlüğüyle”
Ana Sayfa Tüm Yazılar “Kendinden Söz Etmenin Güçlüğüyle”

Söyleşi…

Sevgili ağbim, büyüğüm; tam on sene önce
Mart-Nisan 2013’te Yasakmeyve Dergisi’nin “Şair ve Okurları” bölümü için bir
toplu söyleşi gerçekleştirmiştik seninle; şair
arkadaşlarım Emel İrtem, Faris Kuseyri, Beşir
Sevim, Kemal Varol ve Şehmus Ay ile birlikte. Bu
yeni söyleşme vesilesiyle onu da anarak başlamak istedim. Bu katmanlı söyleşiler derginin
bir dönemine damga vurmuştu biliyorsun. O
gün bizler de 1984’te çıkan ilk kitabın “Küçük
Acılar”dan “Bağbozumu Şarkıları”nın (2012)
aralığından sual etmiştik. O tarihten bugüne
çoğalan kitapların, o gün sana yönelttiğim ilk
soruda geçen yine senden alıntıladığım bir cümlenin de çoğalması gibi ömründe, şiirinde. Ne
diyordun: “…çirkinliğe karşı incelik, duyarsızlığa
karşı lirizm.” Halbuki ne kadar uzun bir zamandır hayatımızdan incelikler şiirimizden lirizm
eksildi. Neler oldu sence?

Ben on yıl önce, hatta bin yıl önce söylediğim
o sözde, daha da bir öfkeyle, umutla ve inanarak
duruyorum. Neler olacak, vicdanını, merhametini,
iyiliğini aldığını savunduğu tanrıyı tahtından indirdi
zamanın insanı. Tanrıdan korkmanın aptallık olduğunu keşfetti. Masumiyet çağlarının inceliğinden
ve adaletinden bunaldı, zavallıca buldu. Eşitlik, sürünün yaşama felsefesiydi ve herkes kendinden olmayana hayrandı! Bir gün, içindeki ezikliğin elinden
tuttu ve tanrısını dünyanın dışına gönderdi. Şiddeti
oturttu yerine. Gücü oturttu. Parayı oturttu. Bir
başkasını sevmesine gerek kalmadığına inandırdı
kendini. Her istediğini yapabiliyordu ve yaptığı hiçbir şeyde kötülük görmüyordu. Başkalarının, her fırsatta kendisine secde ettiği bir “saygı” bulmuştu ve
herkes o saygıyı cömertçe önüne seriyordu. Kimse
çıkıp da bunun adı korkudur, zulümden ve kabalıktan başka bir yere götürmez dünyayı, demiyordu.
Tabii ki ben ve benim gibi düşünen herkes, bütün
zamanlarda yaşamı ve insan onurunu savunacaktık. Saygıyı, şiiri, inceliği, barışı, adaleti savunacaktık. Yoksa bu kötülüğün tanrısından daha kötü bir
tanrı da bizler olacaktık. Ebu Zer El Gıffari’ye sorar
kabilesinden birisi; “Ya Gıffari, yalnızlık zor değil
mi” diye: Cevap, benim de cevabımdır”: “İnsanlar
daha zor.” İncelik ve lirizm elbette şiddetten daha
zor ama insanı ayakları üstünde tutacak başka bir
belkemiği de yok.
Senin, bizden Karacaoğlan kadar, ötelerden
Cioran ile gönül bağını bilirim. Cioran’ın “Yaptıklarından değil, yapamadıklarından pişmanlık
duymalı insan” demişliğini bir bilgi olarak kavradığını söylemiştin vaktiyle. Sen sadece yazan
değil aynı zamanda etik bir hayat adına eyleyen
bir şair olduğundan; kendi adına söz aldığın her
seferinde ezilenler ve mağdurlar için de konuştun, söyledin, yazdın. Bundan sebep sanıyorum
bugün kalbi ezilenler de toplumsal olarak ötekileştirilenler de senin şiirlerinde nefesleniyor. Bu
kesişimi sağlamak kolay değildi. Yaptıklarının
haklılığı, temsil ettiklerinin doğruluğu; okurlardan oluşan o sevgi dolu kalabalığa şahitliğimizle bir kez daha kendini çoğaltıyor. Kendin ve
okurun için yapmadığın bir şey kaldı mı?

Ben ne yaptım ki… Uçsuz bucaksız bir insan
sonsuzluğunun kıyısında, insan denen mucizeyi
seyrediyorum. Onları hayranlıkla heceliyorum.
Bana kattıkları hayat bilgisine bütün kalbimle
teşekkür ediyorum. Sevginin güzelleştirdiği insana
hayranlıkla bakıyorum. Acılarını, arzularını, boğuntularını, yalnızlıklarını içim ürpererek anlıyorum.
Sığınıyorum onlara. Onları evimin baş köşesine
konuk ediyorum. Dilime konuk ediyorum. İnançlarımız, dünya görüşlerimiz, öfkelerimiz, kimliklerimiz
ne olursa olsun, hepimiz de yaşadığımız dünyanın
kırık dökük cümleleriyiz. Ben bu dünyayı onlarla
hak ettiğimi düşünüyorum. Dünyayı birazcık olsun
kötülüklerinden arındırdığımı düşünüyorum. Onlar
bende bu dünyanın yaralı ve umutlu yüzünü seyrediyorlar. Kendilerini seviyorlar. Hayatlarına inanıyorlar. En güzeli de biz birbirimize inanıyoruz. Daha
ne olsun Betülcüğüm, cânım. Şiire birazcık fazla
şeyler yüklediğimi söylersen itiraz etmem ama ben
şiirle düşünüyorum, şiirle eylem yapıyorum.

Fromm’un “Sevme Sanatı”nın temelde tartıştığı bence en can alıcı nokta sevginin “soylu mu
soysuz mu” olduğudur. Sevgi nesneleri ve sevme
biçimleri arasında dolanan ve tüm bunlarla birlikte insan olmaya / kalmaya çalışan varlıklarız
nihayetinde. Senin şiirlerin işte bu çabanın içinde olanların bir yol haritası gibi önünde duruyor.
Soylu bir sevginin o muazzam bağın akabinde;
bitse de bitmeyen, gitse de gitmeyen, bedenen
olmasa da varlığı ebedileşen bir ‘sevgili’ ile şairin
konuşmalarına tanığız nicedir. Hatice ablayı
seninle birlikte özlüyor, senin kalbinle yeniden
yeniden tanıyıp, seviyoruz. “İki kişilik bir yalnızlığım fotoğraflarının önünde/ Birisi alıp götürdüğün, öteki bırakıp gittiğin” diyorsun “Yaşıyoruz
Sessizce”de…ve daha neler neler…
Bir yazımda, “İnsan bütün hayatını, sonunda
yalnız kalmak için yaşıyor galiba.” demiştim. İster
ölümün ülkesinde, ister yaşayanların arasında
olsun, insanın gizli-açık yazgısı tam da bu yalnızlık sanırım. Bu kötü mü, bilmiyorum. İyi mi, onu
da bilmiyorum. Abbas Sayar bir şiirinde, “Toprak
hayatı sevdirir, sonra unutturur” der. Yaşam, gerçek
anlamda ölümle öğretiyor bize sevgiyi ve sonsuzluğu. Öncesi, bulanık sularda geçen bir hayat. Herkes
mümkünün alanında kuruyor cümlesini. Bu biraz
hileli oluyor. Yer yer sessiz bir geçiştirmeyi içeriyor. Seviyorsunuz ama canınız da sıkılıyor. Zaman
zaman özel bir alan peşine düşüyorsunuz. Nereye
giderseniz gidin bir özür cümlesiyle dönüş mümkün. Bir eski zamanın hatırı, yeni zamanın çaresizliği, uzun yıllar içinde oluşmuş binlerce bağ. Ne
diyordu Necatigil: “Görünmez bağlarla çevrilisiniz /
koparıp da başlamanız kabil değil hayata / karanlık
kaderlerin kurbanı / kaldınız ortalarda.” Şöyle ya da
böyle, yaşayıp gidiyorsunuz işte.
Ama ölüm öyle mi? Beni var eden Ömür Hanım,
45 yıl ince ince dokuduğu kalbimi, bedenimi, sevgimi; 45 yıl boyunca beni yücelttiği emeğini, sevgisini,
kirpiğini, şarkısını sessizce alıp gidiyor. Çığlık bile
atamadan kalıyorsun. Her gün mezardasın. Belki
derinlerden bir inilti, yakarış, sevgi sözü! Durmadan
konuşmaya başlıyorsun. Yaşarken anlattığın ne varsa, bu kez daha bir tutkuyla saatlerce anlatıyorsun.
Çaresizliğin mucizesi başlıyor. Bir süre sonra şuna
inanmaya başlıyorsun; ben yaşadığım sürece Hatice
de yaşayacak. Yazıyorsun, şiir, ağıt, neye dilin dönüyorsa. Kiminle ne konuşursan konuş, söz Hatice’ye
geliyor. Nereye gidersen git, yanında Hatice. Bütün
şarkılarda adı geçiyor. Eğer böyle olmazsa, Hatice
gerçekten ölmüş olacak. Bunu anlıyorsun birden.
Bir gün ben de yanına gidene kadar yapabileceğim
tek şey, onu bu dünyada tutacak ne varsa yapmak.
Ne varsa, dediğim de şiir işte. Hayal ve hatıra. Erken
öldü. Eksik kalan hayatını “üç nokta beş harf”
tamamlamaya çalışıyorum. Buna inanmazsam Hatice gerçekten ölecek! Ben öldükten sonra bunların
hiçbirini yapamayacağım. Onun için gizlice gökyüzüne yüzümü çevirip, “ne olur biraz daha zaman”
diyorum. Uzun oldu. Özür dilerim.
Yakından tanık olduğum bir durum var ki,
çok uzun zamandır şairlerle değil de okurlarınla
bir araya gelmek için takvimleri işaretliyorsun.
Coğrafyayı kuzeyden güneye, doğudan batıya
kat ederken okurun yanına, toprağına, evine
gidiyorsun ve her buluşma; sosyal hayatta
ayrışmış kesimlerin bir araya geldiği sosyolojik
olarak hayli dikkat çeken bir fotoğraf albümüne
dönüşüyor. Neler oluyor sence?

Sevgili Betül, inan ben de bütün açıklığı ile ne
olduğunu bilemiyorum. Bu kadar insan, bu kadar
uzak yerlerde, bu kadar geniş bir yaş yelpazesinde,
bu kadar farklı inançlardan, düşünce dünyalarından, başka hayatlardan gelip, yazdığım şiirlerin
paydasında aynı içtenlikle, ürpertiyle, açıklıkla
buluşuyor. Şaşkınlıkla, korkuyla, saygıyla izliyorum.
Daha önce de yazdım, dönüp eve geldiğimde, geride bıraktığım onca insan gözlerimden damla damla
dökülüyor. Bu durum, hem yazınsal hem sosyolojik
bir incelemeyi gerektirir belki. Kim nasıl bir sonuç
çıkarır bilemem. Ben kendi adıma şöyle anlamaya
çalışıyorum: Benim dünya görüşüme göre, benim
ve bizim hepimizin hayatı, içinde yaşadığımız
zamanın, toplumun, coğrafyanın ve insan tekinin
hayatından oluşan bir dünya mucizesidir. Burada
derinlemesine bir diyalektik işliyor. Bizim hepimizin
acısı, öfkesi, aşkı, arzusu, rüyası yalnızca kendi yaşadıklarımızdan oluşamaz ki. Bu çok yoksul ve yıkıcı
olurdu. Kimse yalnız kendi aşkını, ayrılığını, ölümünü, huzursuzluğunu, mutsuzluğunu yaşayamaz da
yazamaz da. İnsan kendi ruhunu başka hayatların
ruhuna tutmadan hiçbir şey anlayamaz, göremez.
Kimseyi sevemez. Biz yalnızca kendi ölülerimizin
ölümüyle ölmeyiz. O zaman, yazdığımız hiçbir şey
yalnızca bizim kişisel tarihimiz, özel hayatımız
olamaz ve değildir. Geriye, bütün bu ortak acıları,
hayatları, arzuları, hepimizin bilinçaltına uzanarak,
hepimizin diline, kalbine, bilincine getirmeye kalıyor iş. Bu elbette akıl almaz zor bir varoluş halidir.
Yazılanın, hepimizin yaralarında soluk alması,
hepimize benzer bir acı vermesi, ortak bir umuda
dönüşmesi, kimsenin kendi yalnızlığından utanmadan birbirinin gözünün içine bakması… bu tuhaf
bir çoğalma. İnsanın büyük yabancılaşmasının
kırılması ve büyülü bir aidiyetin oluşmasıdır benim
de titreyerek gördüğüm. Hem de saygıyı, inceliği,
anlamayı ve sevmeyi bir dünya diline çevirerek.
Lafı hiç dolandırmadan dümdüz soracağım
şimdi: Bizleri yaklaşık yirmi senedir en yakından
bilen şair büyüğümüzsün. Sadece şiir yazmakla
değil, şiir kamusunun eril tahakkümüne karşı
mücadeleyle geçti yıllarımız. Şair kadınlar, şiirin
deltalarına su taşır noktada bugün. Sen hemşerin
kıymetlimiz Gülten Akın’dan bugüne şair kadınlarla şiir yoldaşlığını nasıl değerlendiriyorsun?

Ben, 45 yıl olağanüstü bir şairle yaşadım: “Babanız içerde şiir yazıyor diye / Çocuklarımı sessiz ağlattım ben.” Beni, maniler söylerken ağlayan bir anne
büyüttü. Anneannem, radyoda “Zeki Müren’den
şarkılar dinleyeceksiniz” anonsu yapıldığında evdeki
erkeklere program boyunca çıt çıkarttırmazdı. Bir
köy evinin gaz lambasıyla ışımaya çalıştığı küçücük
odalarında, teyzelerimin sanat müziği okuduğu
uzun kış gecelerinde, şarkıdan önce sesin güzelliğine ağlardım ben. Demem o ki, kadınların inceliğini
şiir yazmaya başlamadan çok önce öğrendim.
“Eril tahakküm” hikâyelerini yakın arkadaşlarımdan herkes kadar ben de dinledim. Aptalca, çirkin,
acıklı. Bir kadınla konuşurken kıpkırmızı olan,
konuştuğu kişinin yüzüne bakmak yerine başını
yerden kaldırmayan kötü bir gelenek, o kadının
yazması, şarkı söylemesi, sinema ve tiyatro yapması durumunda, bilinçaltının zehirli hayvanlarını
sokağa salıveriyor. “Şair erkekler”in kadın yoldaşlarının şiirini anlayarak okuması biraz zaman aldı.
En azından kendi adıma şunu keyifle söyleyebilirim;
benim yazamadığım şiiri yazan, kalbimin eksiklerini
tamamlayan, geleceğin yapıtaşı çok başarılı şiirler
yazıyor kadınlar bugün. Geçmişte bir-iki örnekten sonra tıkanırdık, şimdi sayı olarak da şiirimizi
çoğaltan şiirler yazılıyor. Sanırım önce kadını sonra
şiiri görüyordu erkekler, şimdi, önce de sonra da şiiri
görüyorlar. Giderek bu adlandırmanın kalkacağı bir
zaman da gelecektir umarım.
Son olarak içimi şenlendiren torunun
Ciwan’ın dedesine armağan ettiği şiirlerden söz
açarak bitireyim istiyorum. Çocukların kendilerini ve dünyayı keşfederken çiçek tohumları gibi
saça saça gittikleri o muazzam sorular ve artık
saflığın masumiyetin kümesinden çok önce
düşmüş olan bizler için bazen birer şamar gibi
gelen bazense ağız dolusu güldüren cevaplarının
içinden şiire varmak… Senin için bu diyalogların
çok özel olduğunu biliyorum. Okurlarınla ne
zaman paylaşacaksın?

Keşke insan hiç büyümeseydi. Keşke her şeyi
bilmeseydi. Oyuncaklarını kırmasaydı. Çocukluğunu hiç unutmasaydı. Sevgisini bütün yaşlarında
aynı içtenlikle, güzellikle söylemeyi sürdürseydi. Ne
yazık ki doğa, hayvanlara bağışladığı o masumiyeti
insanlardan esirgemiş. Ya da insan, doğasına ihanet
etmiş. Sınıfında, her gelip geçtiğinde yanaklarını sıkan bir kız arkadaşına, “yapma” demek yerine “neden yapıyorsun” diye soran bir çocuğa, arkadaşının
“İçimden öyle geliyor.” yanıtıyla başladı macera. Birden, ben de dahil hiçbir yetişkinin böyle bir yanıt veremeyeceğini düşündüm. Çünkü bu “çocukça”ydı,
bir şey açıklamıyordu ve biz her şeyi bilen kocaman
insanlar olmuştuk. Bundan sonra gözlerimi, gördüğüm, tanıdığım, duyduğum; çocukların yaşadığı,
söylediği ne varsa onlara çevirdim. İki sınava girmiş,
ilkini kazanmış, ikincisini kazanamamış arkadaşına
“Üzülme Ciwan, birinciyi kazandın ya” diyen akıl
büyülü bir akıl olmalıydı ve zamanın yarış üzerine kurulu iktidarını küçümsüyordu. Sonra kendi
çocukluğuma çevirdim gözlerimi. Ara sokaklardaki
çocuklara, ışıklı caddelerdeki çocuklara, buğday
tarlalarındaki çocuklara… yazdıkça, dünyanın nasıl
bir cehenneme yuvarlandığını yeniden anladım.
Bütün büyük yaratıcılar çocuktu. Büyük aşıkların
hepsi çocuktu. Dünya edebiyatını çocuklar yaratmıştı. Bütün ağıtları, şarkıları çocuklar söylemişti.
Tanrı çocuktu. Bütün bilim insanları merakını hiç
yitirmemiş çocuklardı.
Dosyanın sonuna geldim. Ben de merakla bekliyorum, çocuklar ne diyecek, büyükler ne diyecek.
Çocuklardan kuşkum yok da büyükler nasıl yüzleşecek kendileriyle. Yetişkinliğinden kimse utanmak
istemez, çünkü bütün bir hayatını reddedemez. Bir
çocuk kitabı değil bu kitap. Çocuğun büyülü yaratıcı
dehasıyla, insanın bütün halleriyle yüzleşmeye
çalışan bir “büyük” kitabı. Üzerine en çok titrediğim
kitabım olacak. “Yalnızca Çocuklar Uzaklara Bakar”
bütün büyük ve küçük çocuklara 2024 başlarında
ulaşır sanıyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
Âşık Kemal Üzerine Bir Bahar Denemesi

Edebiyat tarihimizin arka bahçelerinde en fazla dedikodusu edilen mesele “şairlik” üzerinedir desek buna pek itiraz olacağına ihtimal vermiyorum. Şiir yazamadığı için eleştirmen ve/veya denemeci olduğu varsayılan isimlere göndermeleri olan -ya da açıktan söylenen- nice yazı üretilmiş bir yerlerde. Şair olarak anılsa da “şairliği” her defasında sınanmak suretiyle yazan üreten birçok imza var. Her ne hikmetse […]

Devamını Oku
Gözlerimizdeki Şimşek Şiire Armağandır

İkibinlerin başında akademik çalışmamın omurgasını oluşuracak bir söyleşiler serisi yapıyordum şair kadınlarla ve o günlerde Gülseli İnal ile konuşurken; onun, kendine özgü tavrı ve coşkusuyla “Bu yüzyıl kadınların yüzyılı olacak Betül bunu engelleyemecekler.” demişliğini, gözlerinde çakan şimşeği -üzerinden çok seneler geçmiş olsa da- ara ara hatırlarım. Modern şiir tarihimizden bir ezber cümle gibi dillendirilen “bir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku