Pelin Batu
Tüm Yazıları
Suyun Mitolojisi
Ana Sayfa Tüm Yazılar Suyun Mitolojisi

Dünyanın tüm mitlerinde evren ya da medeniyet, Afrodit misali, ya tatlı ya acı sudan doğmuştur.

Dünyanın tüm mitlerinde evren ya da medeniyet, Afrodit misali, ya tatlı ya acı sudan doğmuştur. Bunda, vücutlarımızdaki kanın ve anne sütünün sulu olmasının, hayat veren sıvının su olmasının ve avcı toplayıcılıktan tarım toplumuna geçen insanların su kaynaklarına yakın konumlanmasının önemli bir rolü vardır elbet. Tüm bunlara rağmen Mezopotamya’dan Mısır’a, Çin’den Hindistan’a dünyanın ilk dinlerini yazıya döken ve ilk başlarda birbirinden bihaber tüm toplumlarda suyun başrolü kapması bana hep ilginç gelmiştir. Belki Joseph Campbell ve Carl Gustave Jung gibi mytograf ve psikoloji üstadları, insanlığın temel korkuları ve arzuları doğrultusunda benzer kahraman ve kahramanlık hikâyeleri ürettiklerini söylemesi benzer mitolojileri doğruyordur. Nehirlerin veya deniz kıyılarının üzerine kurulan medeniyetlerin suya hürmeti de diyebiliriz aslında. Sonuçta susuz bir mitolojiyi, çöl toplumlarının esatirlerinde bulmak mümkün değildir.

Dünyanın ilk mitolojilerini gözden geçirdiğimizde ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Sümer mitlerini alıp tıpkı Romalıların Antik Yunanlılara yaptığı gibi isimleri modifiye edip asal hikâyeleri muhafaza eden Babillilerin tanrıları, tuzlu suyun tatlı suyla karışmasından doğar. İlk su (Apsu) ve kaosun anası olarak okuyabileceğimiz Tiamat yek-vücut olduktan sonra içlerindeki doğan ilahları şekillendirirler.

M.Ö. 1200’lü yıllarda kaleme alınmış en eski Hint metni kabul edilen Rgveda’da şöyle yazar: “Başlangıçta, karanlık içinde saklı karanlık vardır; tüm bu (dünya) tanımlanamaz bir tuzlu su okyanusuydu (salila).” Hint mitolojisindeki pek çok metin de keza başlangıcımızı sulu bir şekilde inşa eder.

Başka bir kadim mitolojiye sahip Mısır’daki pek çok yaradılış mitinde evrenden evvel yaratılan tanrıların özünün sudan mürekkep olduğu yazılmıştır. Mesela Khepri adlı tanrı, “ben sulu bir abisin içine doğdum, (ayakta) duracak yer yoktu.” gibi bir cümle kurmuştur. Keza Antik Yunan mitolojisinin temelini oluşturan Hesiodos’un Theogonia’sı da başlangıçta kaos vardı diye giriş yaptıktan sonra toprak ve havanın, yani Gaia ve Uranus’un birleşmesiyle diğer tanrılar doğar. Kimi denizden, kimi topraktan şekillenen ilahlar dört temel elementin sembolleri olarak da okunabilirler.

Tabii su teması, sadece yaradılışta ortaya çıkmaz. Denizci toplumlar, açık suların ne güvenilmez ve hercai bir doğaya sahip olduğunu bildikleri için su tanrıları da bir o kadar fırdöndü olabilirler. Poseidon, tıpkı kardeşi Zeus gibi, çok güçlü bir ilah olmakla birlikte ikisi de insan doğasını aynalar,dolayısıyla dönek ve emniyetsiz bir halleri vardır. Özellikle de mevzu kadınlar olunca! Sirenler, cezbedici şarkılarıyla onca deniz yolcusunu son yolculuklarına çıkartırlar. O güzelim şarkılara kapılıp da sürüklenirseniz kayalıklarda paramparça olursunuz (Foça foklarının çok da güzel olmayan seslerini dinledikten sonra bu efsaneleri yazanları anlamakta zorluk çekerim ama neyse!). Slav mitlerinden tanıdığımız Vodianoi isimli su ruhları ise insanları boğup su altındaki batıkların içlerinde kurdukları saraylarında köle olarak çalıştırdıklarına inanılırdı. Peri yerine ruh kelimesini kullanmamın nedeni su perisi deyince aklımıza çok tanıdık gelen Greko-Romen mitlerindeki narin, zarif Naiadları veya dişi periler gelir. Oysa ki Slav Vodianoi’yun yeşil sakallı, su altında kalan yosunlu taşlar misali sümüksü bir tene sahip ihtiyar bir adam olduğunu ekleyecek olursam “peri” kelimesinin hiç de münasip olmadığını siz de söyleyeceksiniz.

Ezcümle, mitlerde ve folklorde suyun sakinleri bazen denizkızları gibi hüzünlü bir hikâyeye sahiptir, ne ordadır ne buradadır, aidiyet krizleriyle boğuşur, bazen de İncil’de karşımıza çıktığı üzere Leviathan (İbranice balina demek) gibi canavardır. Su hayat verir ama hayat da alır. Sık sık taşan Fırat ve Dicle, Nil, Amazon ve Yangtze ırmakları içinden geçtikleri sarp coğrafyalarda insanlığı katılaştırmıştır. Hep söylerim, hayat ne kadar zorsa tanrılar o kadar gaddar ve acımasızdır. Siz her sene bilmem ne kadar insanınızı depremlerin dehlizine, sellerin merkezine gönderiyorsanız dininizi de ona göre kuruyorsunuz. Şayet yer ve gök sizi yutuyorsa bunu ancak bir ilahın öfkesi ya da cezası olarak okuyup bir nebze anlam ve açıklamaya kavuşuyor…bu korkunç bilinmezliğin içinde adaklarla veya suyun kenarına bırakılan küçük armağanlarla su tanrılarını bir nebze su serpiyorsunuz. Ama karşımıza birbirinin kopyası gibi okunabilecek Gılgamış Destanı’ndaki Utnapiştim ve tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaki Nuh Peygamber’i çıkmaya devam eder. Çünkü günah cezalandırmalıdır ve bilimsel olarak sel ve boğulmak en zor ve acılı ölümlerden biri olarak bilinir.

Joseph Campbell, “bir psikotik, mistiklerin keyifle yüzdüğü sularda boğulur” derken, sadece rölativist bir gönderme yapmıyordur. Kimilerine göre derinlik büyük bir lütufken kimileri için boğucu bir karanlıktan ibarettir. Suyun mitolojisini anlatırken hem ferahlarız hem de korkarız. Bazen karanlığın en karanlığı oradadır. Okyanusun abisinde. Bilinmeyen korkutur. Ama sonra o karanlığın içinden albino bir balık süzülür, bembeyaz bir nur ışır. Tünellerin sonundaki ışık bazen sonun, bazen başlangıcın ışığıdır. Su ise her daim konuşur. Yeter ki kelamını dinleyeduralım…

Yazarın Diğer Yazıları
Umut ve umutsuzluğun arasından

21.yüzyılın en yaratıcı ve yıkıcı yazarlarından Osamu Dazai, intihar etmeden üç yıl evvel kaleme aldığı Pandora’nın Kutusu adlı otobiyografik eserinde, insanların umutla kandırıldığı gibi umutsuzlukla da kandırılabildiklerini hatırlatır. Umudumuzun cılız ışığını karartan, yaşama sevincimizi çalan, bize umut vaat edip bizi çıkmaz bir sokağa çıkaran, heyecanlı bir yükselişten sonra İkarusvari yere çakılmamızı sağlayan umutsuzluğun da umut […]

Devamını Oku
Kadınlar Devrimi

Kadın meselesi, Cumhuriyet’imizin ilk gününden itibaren gazetelerde, meydanlarda ve siyasette büyük kavgaların ve polemiklerin nedeniydi. Kadınlar, hukuk nezdinde eşitlik, eğitim, miras, seçme hakkı talep ederlerken devleti temsil edenlerin çoğu bu hakları vermek bir tarafa, şeriatı geri getirmek için yasa tasarıları bile öneriyordu. Neyse ki Mustafa Kemal, Tunalı Hilmi, Recep Peker ve İsmet İnönü gibi vekiller […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku