Barış İNCE
Tüm Yazıları
Beyaz Diş: Doğasını Kabul Ederek Sevmek
Ana Sayfa Tüm Yazılar Beyaz Diş: Doğasını Kabul Ederek Sevmek

Yazarlık mesleğine genç yaşta dergilerde, gazetelerde ya da edebiyatla atılan pek çok kişi için en ilham verici kitaplardan birisi kuşkusuz Martin Eden’dir. Jack London’ın bu ölümsüz eserinde bir zengin kız, fakir ama gururlu oğlan yapısı gözükse de Martin Eden’in sınıfsal tepkileri ve yazarlığa olan tutkusu dünya üzerinde milyonlarca genci etkiler. Tabii ki bu ölümsüz eser […]

Yazarlık mesleğine genç yaşta dergilerde, gazetelerde ya da edebiyatla atılan pek çok kişi için en ilham verici kitaplardan birisi kuşkusuz Martin Eden’dir. Jack London’ın bu ölümsüz eserinde bir zengin kız, fakir ama gururlu oğlan yapısı gözükse de Martin Eden’in sınıfsal tepkileri ve yazarlığa olan tutkusu dünya üzerinde milyonlarca genci etkiler. Tabii ki bu ölümsüz eser hiçbir klasikle kıyaslanamaz ama benim bugün çok daha güncel bulduğum bir hikâye var ki o da Beyaz Diş. London’ın belki de en önemli özelliklerinden birisi olan hayvanlar üzerinden kurguladığı doğainsan ilişkileri, hikâyelerinde hayvandan yana bir bakışı sergileyebilmesi, iklim/doğa kriziyle yaşadığımız şu günlere ışık tutuyor.

Sonradan ortaya çıkmış bir tür olarak insanın, araç gereç yapmaya başladıktan sonra diğer türler karşısında sağladığı hâkimiyet, dünyayı ne kadar ileriye götürdü tartışılır. Teknolojik gelişmelerle, sağlık alanındaki bilimsel buluşlarla kendi ömrünü ve hayvanların ömrünü uzatmayı başaran insan, seri üretimle ve “her şeyi hemen bulma” özlemiyle binlerce hayvanı da ihtiyacından fazla öldürerek çöpe gönderdi. Konfor ve tüketim kaygısıyla aynı insan, kentler inşa etti ve orada yaşayan hayvanları “Burada ne işi var?” diye ölüme gönderdi. En beteri de önce evcilleştirdi, sonra onları sokaklarında görmek istemedi. Kendisini en yüce varlık olarak gören insan, eş görmediği tüm canlıları yok etme hakkına sahipti. İhtiyacından fazlasını öldüren tek canlı olarak tarihe geçti. Bedelini ise salgınlarla, iklim kriziyle, baş edilemeyen sıcaklarla, hastalıklarla ödedi, ödemeye devam edecek.

İşte Jack London, bu sahiplik-boyunduruk ilişkisini hayvanların gözünden görmeyi başarabilen yetenekte bir yazar. Beyaz Diş romanı da bunun en önemli örneklerinden. Gökhan Aydınay, kitapla ilgili yazdığı yüksek lisans tezinde, “Baştan başa Beyaz Diş’in hikâyesini anlatan metne baktığımızda sevgi ile kurulan bir hayvan-sahip ilişkisine vurgu yapılıyormuş gibi görünse de temelde vurgulanmaya çalışılan sevgi ile olsa da, içinde baskın olarak kurt genleri taşıyan bir hayvanın doğasından koparılarak hiç de ait olmadığı bir hayatı yaşamak zorunda bırakılmasıdır.” der.

Beyaz Diş, köpek genleri de taşıyan bir kurdun kendini keşfederken insanla karşılaşmasını, sonrasında insanların elindeki aletlerle nasıl güçlendiğini görmesini, o aletleri kimi zaman koruma kimi zaman da zevk için eziyete dönüştürebildiğini fark etmesini anlatır. Yerlilerin arasında kızak çekerek ya da kampı koruyarak daha kabul edilebilir şekilde yaşayan Beyaz Diş, kasabalı beyazların eline düştüğünde ise köpek dövüşlerinde savaştırılan bir canavara dönüşür. Sevgiyi bilmeyen, öğrenemeyen Beyaz Diş, doğasındaki vahşiliğin kışkırtılmasıyla saldırganlaşır. Ona sevgiyi öğretecek olan ise Scott isimli, varlıklı bir beyaz adamdır. London’ın eleştirildiği nokta, sosyalist görüşlerinden beklenmeyecek şekilde varlıklı beyaz adamın ve ailesinin olumlu gösterilip sondaki tüm iyiliklerin onlara bağlanıyor oluşudur. Ancak her şeye rağmen roman boyunca Beyaz Diş’in doğayla, insanla ve kendiyle mücadelesi kusursuzdur. Doğa-insan ilişkisinde insanı kayırmayan bu kitap, çağının çok ilerisinde, şimdi bile pek yazılmayan türden bir eserdir. Bu kitabın bir çocuk kitabı olmasa da okullarda okutulduğunu biliyoruz. İçinde pek çok vahşi, kanlı öge içeren bu kitabın çocuklara ne kadar uygun olduğu tartışılır. Bu anlamda “Sen De Oku” projesi kapsamında okuma güçlüğü çeken veya klasiklerle tanışmamış çocuklar için hikâyenin özünü kendi dilimle yeniden anlattım. Ekim ayında çıkacak olan Barış İnce’nin yeniden anlatımıyla Beyaz Diş,Jack London’ın yazarlık dünyasını da çocuklaratanıtacak bir eser olacak.

Beyaz Diş, hayret verici ve ürpertici bir kitap. Bir kurdun, vahşetle sevgi arasında gidip geldiği, tehlikelerle dolu bir macera… Hem çocukların hem yetişkinlerin mutlaka okuması gereken bu metni sadece sevgiyi öğrenme süreci olarak değil, farklı olanın doğasına saygı duyarak sevme şeklinde değerlendirmeliyiz.

Yazarın Diğer Yazıları
Çocuklar İçin Edebiyat, Çocuklar İçin Kitap

Çocuk edebiyatı, uzun yıllar “çocukları anlatan yetişkin kitapları” zannedildi ülkemizde. Grimm ve Andersen masalları çevirilerinin ötesine geçmeyen çocuk edebiyatı, Milli Eğitim’in devrimci döneminde yapılan atılımlarla çeşitlendi. Edebiyatın zevk almak, hayatı tanımak, başkalarının hayatlarına duyulan merak kısmı çocuklar tarafından keşfedildi. Ancak zamanla hem eğitimcilerde hem ailelerde kitap dediğin bilgi verir anlayışı öne çıktı ve kuru bir […]

Devamını Oku
Hatıralarla Atatürk

Cumhuriyet’imizin 100. yılı ve kasım ayındaki Atatürk’ü anma haftası vesilesiyle kimi anekdotlar eşliğinde Mustafa Kemal Atatürk’ün zorlu yaşamından ve devrimlerle sonuçlanan mücadelesinden pek çok parça dinledik. Ben de İstasyon okurları için okuduğum hatırat kitaplarından, daha önce pek de aktarılmayan, kıyıda köşede kaldığını düşündüğüm bazı anekdotları bir araya getirdim. Cumhuriyet; yıllar süren savaşlar, göçler, ölümler üzerine […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku