Kaan Murat YANIK
Tüm Yazıları
Dalgın ve Serin
Ana Sayfa Tüm Yazılar Dalgın ve Serin

Zaman, ağrılarımı dindirmiyor. Aksine nadir bir akrep zehri gibi tüm benliğimi istila edip acıyı daha saf, keskin ve hatta onulmaz hale getiriyor.

Zaman, ağrılarımı dindirmiyor. Aksine nadir bir akrep zehri gibi tüm benliğimi istila edip acıyı daha saf, keskin ve hatta onulmaz hale getiriyor.

Pencereden kafamı uzatıp gri sokak taşlarını çınlata çınlata, bellerini iki büklüm eden çantalarıyla koşturarak evlerine dönen neşeli okul çocuklarını izliyorum. “Onların yerinde olmak ister miydin?” diye soruyor, ihtiyar kedim; Pochemuchka. Gözlerimi kısıp onun seyrelmiş tüylerini ve kısalmış kuyruğunu süzüyorum. İsminin anlamı:

Çok soru soran demek. Bu Rusça ismin hakkını verdiğini düşünüyorum. Bir sigara daha yakıp turkuaz renk dumanını boşluğa savururken; “Hayır!” diyorum ve biraz bekleyip ekliyorum; “Çünkü ben çocukken de böyleydim sanırım.” “Nasıldın?” diye soruyor, ihtiyar kedim. “Böyle işte… Meyyus ve noksan. Dalgın ve serin. Yara ve rüya katışımı tanımsız bir hal… İlkokulda arkadaşlarım kola tenekesi ile oynarlarken de, atari salonlarında Street Fighter karakterlerini dövüştürüp kahkaha atarlarken de, okul çıkışında kızlara kur yapıp onlarla şakalaşırlarken de…” “Sen ne yapıyordun o anlarda?” diye soruyor yine, Pochemuchka. “İçimdeki bıçağı hissediyordum. Ağır ve her daim bileyli, su renkli o görünmez bıçağı.” “Zaman mı adı o bıçağın?” “Bilmem…

“Varoluşun manasızlığı mı peki?” “Sanmam. Atalarımdan miras kalan vehimlerdir belki de.” “O kel ve paragöz psikiyatr nasıl tanımlamıştı halini?” “Yaygın anksiyete hatta çöküntü düzeyinde, demişti ciddiyetle.” “Sende olup bitenlerin bilimsel karşılığı bu mu yani?” “Daha doğru ifadeyle olup bitmeyenler. Mütemadiyen olan ve hiç bitmeyen.” “Kısa süreliğine de olsa, seni neyin durultacağını biliyorum galiba.” “Söyle…” “Rüzgâr ve orman! İyi bir roman ve hayal etmek.” “Haklısın ihtiyar dostum. Geride kalan her şey, var olmanın dayanılmaz ağırlığından ibaret.” “Ne duruyorsun git öyleyse. Saat de iyi. Ama beni yanına alma.” “N’için?” “Çünkü ben bile ağırlığım sana. Düşünme beni. Bir şeyler atıştırıp uyuklarım yeni minderimde.” Kafamı sallayıp çantamı alıyorum askıdan. Mütevazı, siyah ve yağmur geçirmez bir çanta. İçine John Steinbeck’in bir romanını koyuyorum. Basit peynirli sandviç ve yoğun demlenmiş filtre kahve. Açık renk, az terletecek giysiler. Rahat ayakkabılar. “Ormana gitmeli ve var ile yok arası bedenimi rüzgâra teslim etmeliyim. Esintinin kabaran saçlarımı uçuşturmasını, çatlayan alın arklarımda akmasını ve derinleşen göz altlarıma dolmasını hissederek öylece oturmalıyım.

Bu yaşıma kadar okuduğum romanlardaki yüzlerce kahramanı düşünmeli, duyumsamalı ve onların yerine yaşamalıyım.Kahveden üst üste yudumlar. Kavruk, koyu, katı. Müzik; Alexandre Borodin; Prince Igor. Peşi sıra hayatımdan gelip geçen yüzleri tahayyül etmeliyim. Bazılarının şimdi nerede, ne yaptıklarını düşünmeliyim… Sonra yaşayamadığım hayatın hayaletiyle şehvani bir sohbete tutuşarak yorulmalıyım. Nihayet her şeyi unutmalı az sonrada mümkünse derin bir uykuya batmalıyım.

Dolgun rüzgâr o anda, iyiden iyiye hırçınlaşmalı. Pütürlü bir kayayı aşındırırcasına hırpalamalı, ufalamalı beni. Hafiflemeli ve küçülmeliyim. Rüzgâr, en sonunda kalan parçalarımı toplayıp tekrardan birleştirmeli. Müşfikçe, bir anne gibi okşamalı yaralarımı ve varlığımı alıp çok uzaktaki başka ormanlara götürmeli kendiyle…

Yazarın Diğer Yazıları
Güzeşte

Sadabad’a çıkan yollardaki tüm ağaçlara yetecek kadar muska yoktu fakat yine de İstanbul’un en güzel yerleri bu muskalar olmadan tehlikede olur diye korkuyordu şair. Bu güzel şehrin kutsiyeti onun şiirleriyle ziyadeleşmişti, bu sebeple İstanbul için yazdığı her şiirin ardından yeni bir muska bulmaya çabalardı. Sadabad’a doğru yaptığı uzun yürüyüşlerin ardından kaftanının sol cenabına çaprazlama astığı […]

Devamını Oku
Bir Sabah Şarkısı

Sabah ezanı okunmaya başladı mı, 1985 model mavi Vosvos’umun altından çıkar, mahmur adımlarla en yakındaki olan çöp kutusuna yürürüm. Güneşin portakal ışıkları henüz dökülmemiştir sokaklara. Biraz kulak kabarttığımda apartmanlardan gelen uyku baloncuklarının patlamalarını, zır zır öten alarm seslerini, bazen de sosyete olduğunu tüm İstanbul’a ilan eden teyzenin son ses çaldığı Chopin’i duyarım. Bu teyzenin bana […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku