Halil İbrahim ÖZCAN
Tüm Yazıları
Molla Demirel
Ana Sayfa Tüm Yazılar Molla Demirel

EĞITIMCI, YAZAR, RADYOCU, PEDAGOG, FOTOĞRAFÇI:

-Almanya’da yaşayan bir eğitimci, pedagog ve yazar olarak kültürlerarası etkileşimde edebiyatın rolüne bakışınız nedir?

Her toplumun kültürü, kendine özgü birtakım niteliklerden oluşmaktadır ve sahip olduğumuz norm ve değerler bütünü, herhangi bir kültürde aynı ya da benzeri bir biçimde olmayabilir bu yüzden çoğu kez aynı ortamlarda bir araya geldiğimiz fakat bize yabancı gelen kültürlere karşı bir ön yargıya, yanlış düşüncelere sahip olabiliyor ve yanlış değerlendirmeler yapabiliyoruz. Bu nedenle farklı kültürlere mensup bireylerin, grupların arasında bir etkileşim ve iletişim sağlamak son derece önemlidir. Elbette “Kültürlerarası etkileşim nasıl sağlanabilir?” sorusunu kendimize sormamız gerekir.

-Kültürlerarası etkileşim dediniz de, olması gereken insani bir durum bu aynı zamanda değil mi?

Bir kültürü tanıma ve benimseme yalnızca o kültürün dilini öğrenmekle ve şehirlerini gezmekle gerçekleşmiyor. İnsanın kendinden farklı olanı tanıyabilmesi için farklı perspektiflerden bakabilmesi gerekir. Bu perspektifi çocukların ilkokuldan itibaren kazanması, ancak dersliklerde öğretmenlerin sistemli bir şekilde öğretmesiyle gerçekleşir. Elbette edebi yapıtlar, bu bağlamda büyük ölçüde önemli bir rol oynamaktalardır. Nedeni edebi yapıtların farklı kültürlerin izleklerine sahip olmalarıdır. Bu farklılıklar okuru etkiler. Okurun farklı kültürlere karşı saygı duymasına, onları tanımasına kapı açar. Böylece onlara karşı olan önyargılardan ve basmakalıp düşüncelerden uzaklaşmasını sağlar. Kısaca okurlar, özellikle roman ve şiir gibi edebi türlerde “Dünyaya karakterlerin gözünden bakar, onlarla empati kurar ve yansıttıkları kültürün bir parçası olurlar.”

Bence şiir, öykü veya başka bir yazı türü yaşanan anı yakalamaktadır ve onu geleceğe bırakmayı amaçlamaktadır. Fotoğrafta yaşanan anın resmedilişidir. Başka bir söylemle şiir ve fotoğraf, her ikisi de yaşanan bir anı yakalıyor ve geleceğe bırakmayı amaçlıyorlar. İşte bu anlamda şiir ile fotoğraf arasında bir ortak yan var. Yalnız şiir, işlediği konunun sürekli canlı ve değişken olmasına olanak veriyor. Yazıda verilen estetiğe göre sözcükler her okurda ayrı bir etki yapar. Her imgeyle şiir okuru ile fotoğraf ve resim gibi bir tabloya bakan arasında kurduğu ilişki farklıdır. Şiir daha canlı, daha devingendir ama objektifin yakaladığı karede sakin, sessiz derin bir ışınlar anlamı yaşamaktadır. Tıpkı sabah erken denizin sakin oluşu, bir temiz yatak çarşafı görüntüsü vermesi gibi ama denizin derinliğinden sayfalara sığmayacak kadar hareketli bir yaşam vardır. Bir anlık sessizliği hareketsizliği aldatıcıdır. Bence fotoğraf ve resimde de böyle aldatıcı görünümlü bir sakinlik ve sessizlik vardır. Oysa gerçek olan güçlü bir dünyası hareketliliğinin oluşudur. Bu anlamda her fotoğrafladığım kare mutlaka bir şiirin ana konusu olmuştur. Böylece yazdığım her konuda insan ilişkilerini fotoğrafsal biçimlerde görürsünüz. “Bununla şiirinizin bir çizgisi, bir durağı olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?” diyorlar. Bence şiirin durağı, limanı olmaz. Bu sadece benim yazdıklarım için değil, bence edebiyat ve sanatın tüm dalları için geçerlidir. Sanat dallarının limanı olmaz. Dün, bugün ve yarın bir çizgidir. Sanatçı bunları en iyi bilen değil, bunları birbirine karıştırmayan ve dün ile yarını düşünendir. Sanatçı hep dünyayı güzelleştirme ve yaşanılır kılma çabası içindedir. Bu nedenle sürekli mücadelecidir. Başka bir deyişle uzun soluk gerektiren bir maraton yarışı içindedir, durakladığı an, yarışı yitirir.

-Türkiyeli bir yazar olarak Almanya’da yaşıyorsunuz. Ülkenizden uzakta yaşamak nasıl bir duygu yaratıyor sizde?

Bülbül gülden ayrıldığında hangi durumdaysa bir yazın ve sanat adamının durumu da yurdundan, sevdiklerinden ayrıldığında aynıdır. Ancak bir yazın, sanat, düşün adamının ilkesi dünyanın insanına yararlı olmak, nerede olursa olsun daima daha yeniyi, güzel olanı görmekle yetinmemektir. Her an insana daha güzel ve sağlıklı bir yaşamın yolunu açacak olan düşünceyi yaratmak, yapılması gerekenlerin fikir kıvılcımını çakmak göreviyle karşı karşıyadır

Türkiye’den Almanya’ya göç eden aydın işçiler, öğretmenler, yazarlar 1960’lı yıllarında Türkiye’de var olan edebiyat aracılığıyla Almanlarla bir iletişime girerek yaşadıklarını anlatmak ve böylece de anlaşılmak istemişlerdir. Almanların, Türkiye halklarının kültürünü tanımaları, Türkiyelilerin yaşadıkları sorunları kavramaları ve önyargılarından kurtulmaları hedeflenmiştir bir bakıma. Bütün çağlar boyu olduğu gibi günümüzde de edebiyat hâlâ, kültürlerarası bir diyaloğun gerçekleştirilebilmesini sağlayan önemli bir kanaldır, köprüdür. Ne yazık ki yeterince felsefe ve pedagoji alanında okumayan öğretmenler bu önemli görevde yetersiz kalıyor. Elbette başka bir ülkede yaşamanın olumsuzluğu, yakınlarına, sevdiklerine olan özlemdir. Ancak bu olumsuz madalyanın ters yüzü de var. Bu ikinci yüzde güzellikler, olumluluklar var. Yaşadığı iki ülkenin kültürünü, dilini birlikte yaşamak. “Cebinde bir milyonu, bir evi, bir iş yeri ve bir arabası olan mı varlıklıdır, yoksa cebinde iki milyonu, aynı kalitede ve değerde iki iş yeri, iki evi, iki arabası olan mı varlıklıdır?” Bu soruyu ben sık sık okumalarda, dersliklerde dinleyici gençlere sorarım. Elbette ki birden fazla olanlara sahip varlıklıdır. Bu yaşamın her alanında böyledir. Çünkü bir dil bir dünyadır. Bu nedenle iki dil bilen, iki ülkede birden sık sık yaşayan yazar, sanat ve düşünce adamı büyük bir avantaja sahiptir. İyi değerlendirirse çok kültürlü, çok dilli ve çok perspektifli olma olanağı vardır. En önemlisi Türkiye dışına çıkan sanatçıların yüzde doksan beşi Türkiye’deki olumsuzlukları protesto ettiği için yurtdışında yaşamak zorunda bırakılanlardan oluşuyor. Sadece Türkiyedeki adaletsizliklere karşı çıkmakla kalmıyorlar gelip yerleştikleri bu ülkelerde yaşanan adaletsizliklere de karşı seslerini yükseltiyorlar, mücadele ediyorlar. Kısacası dünyanın her yanında bulunan adaletsizliklere karşı çıkıyorlar, halkların özgürlüklerini savunuyor, doğanın güzelliklerinin korunmasına sahip çıkıyorlar. Ben de onlardan biriyim. Türkiye’ye gelince Türkiye’de dört bin yıldır çok dil ve kültür bir arada bulunuyor. Günümüzde de 40’dan fazla kültür ve dil yaşamaktadır. Kısacası Anadolu bir kültürler beşiği, kültürler mozaiğidir. Çok renkli bir kültürümüz var. Ancak bunu değerlendiremedik. Eğer ülkemizde yaşayan tüm dilleri, kültürleri koruyarak gelişmesini sağlayarak dünyaya tanıtabilsek, önce dünya demokrasisinin merkezi haline geliriz. Sonra bu mozaikler “Kültürler Müzesi” olarak dünya bilim adamlarını çeker, ülkeye inanılmaz bir gelir kaynağının kanallarını açmış oluruz. Böylece krize giren ülke değil, krize girenlere yardım eden, onları yönlendirenler arasında yer almış oluruz. Bu bir politik taraftarlık değil, bir tespittir. Benim düşüncem, ben bir dünyalıyım. Dünyada bildiğim, işittiğim tüm adaletsizliklere karşı çıkıyorum. Ancak bir insan, doğduğu, içinde büyüdüğü ülkeyi, kültürünü sevmeyen, onun gelişmesi için çaba göstermeyen bir insan, dünyanın hiçbir yerinde doğaya sahip çıkamaz, adaletsizliklere karşı sesini yükseltemez. Yükseltse de inandırıcı olmaz.

Fakir Baykurt’u ve eserlerini ben daha lisedeyken tanıdım. Beni edebiyata hazırlayan öğretmenim, ustamdır. Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un kültür ve eğitim anlayışını sürekli geliştirmeye çalışan, genç kuşakları hazırlayan bir yazın öğretmenimizdi. Can Yücel’i çok geç tanıdığıma ve Fakir Baykurt ile art arda ve erken yitirdiğimize üzüldüm. Onların açtığı kapı beni yazın alanına kazandırdı; benim gibi onlarca, yüzlerce insanı etkilediler, onlara sağlıklı düşünmenin penceresini açtılar. Can Baba büyük bir filozoftu. Tanıdıktan sonra ailecek dostça, candan ilişkilerimiz sürdü. Yüreğinde umudu ve yüzünde gülümseyişi eksik etmeyen o nazik adamın, sırası geldiğinde nasıl bir volkana dönüştüğüne, zorba küfürler savurduğuna tanık oldum. Onun birikimlerinden yararlanmaya çalıştım. Ancak ben daha çok Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu, Yunus Emre, Şah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Tevfik Fikret, Nesimi, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif ve Attilâ İlhan, Hasan Hüseyin Korkmazgil, A. Kadir, İlhan Berk gibi şairlerden etkilendim. Elbette bunlara Bertolt Brecht, Friedrich von Schiller, Novalis, Friedrich Freiherr, Erich Fried, Erich Kastner, -yıllardır Münsterde yaşıyorum- elbette Münsterli şair Annette von Droste-Hülshoff gibi birçok yazarı beğendiğim, okuduğum, etkilendiğim isimler olarak sayabilirim. Latin Amerikalı şairleri çok severim. Pablo Neruda ve Jorge Luis Borges başta olmak üzere. Hele başta Ömer Hayyam, Şirazlı Hafız ve Şirazlı Sadi olmak üzere birçok İran şairlerine hayranım. Öykü, masal, deneme alanında bende başta Sovyet edebiyatı olmak üzere dünya klasiklerinin, Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in ve elbette en çok Fakir Baykurt’un etkisi oldu.

Yazarın Diğer Yazıları
Cihan Oğuz

Senin edebiyat dünyamızdaki cesur yanını hep takdir ederim. İlk şiir kitabın “Ay Işığı Karanlığı Yırtarken”i henüz 20 yaşındayken yayımladın. Gazetecilik yaptın, öğretim üyeliği yaptın… Yani hep yazının içinde oldun. Kitaplarına kitaplar ekledin ve hiç geri çekilmedin. Buradan başlayalım istersen… Öncelikle “geri çekilme” faslından başlayalım. Edebiyatta bu yıl 40. yılım. Bakmayın gencim diye ortalıkta dolaştığıma! Şiir […]

Devamını Oku
Öykücülüğümüzde Kendi Rengi Olan Yazar: Zafer Doruk

-Sevgili Zafer, öykücülüğümüzde rengi olan birisin. Yazdıkların yaşantını ele verse de yine de sende öykücülüğümüz adına başka bir kumaş olduğunu düşünürüm. Bu yolculuğu bizimle paylaşabilir misin lütfen, nasıl yazıyorsun? İçine doğduğum coğrafyanın kültürel ikliminden besleniyorum; yazacaklarımı, içinde yer aldığım sınıfsal, geleneksel yapının içinden çıkarıyorum. Bir öykü kurarken yaşadığım, bildiğim mekânların, tanık olduğum olayların ışığından yararlanıyorum. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku