Bircan Usallı Sinan
Tüm Yazıları
Bir Varmış Hep Varmış
Ana Sayfa Tüm Yazılar Bir Varmış Hep Varmış

Bir varmış, hep varmış… Türkiye Cumhuriyeti denen bir ülke varmış. Zaman içinde tüm masallarda kahramanlar, ülkeler hep değişmiş ama değişmeyen tek şey bu ülke imiş. Hep varmış, hep varmış… Ne küresel ısınma ne otokrasi, ne oligarşi ne faşizm ne de kapitalizm, bu ülkenin sonunu getirebilirmiş. Amerika, Rusya, Çin, Avrupa Birliği’nin bütün üyeleri, tüm dünyanın öteki […]

Bir varmış, hep varmış…

Türkiye Cumhuriyeti denen bir ülke varmış. Zaman içinde tüm masallarda kahramanlar, ülkeler hep değişmiş ama değişmeyen tek şey bu ülke imiş. Hep varmış, hep varmış…

Ne küresel ısınma ne otokrasi, ne oligarşi ne faşizm ne de kapitalizm, bu ülkenin sonunu getirebilirmiş. Amerika, Rusya, Çin, Avrupa Birliği’nin bütün üyeleri, tüm dünyanın öteki ülkeleri var mıymış yok muymuş bilmiyoruz ama Türkiye Cumhuriyeti hep varmış.

Ekonomi hep tıkırındaymış. Maaşlar arasında uçurumlar filan yokmuş. Herkes alnının terinin karşılığını fazla fazla alıyormuş. Zengin fakir ayrımı diye bir uçurum yokmuş. Bazı restoranlar, oteller, bir zümre için değilmiş. Genel müdür ile çay dağıtan aynı yerde yemek yerken, karşılıklı kadehlerini kaldırıp “sağlığa” diye iyi niyetlerini paylaşıyorlarmış. Hak, hukuk, adalet tam gaz yürürlükteymiş. Kimsenin adaletten yana en ufak bir şüphesi yokmuş. Kimse mahkemelik olmaktan korkmaz, hakkının teslim edileceğinin güvencesiyle çıkacak sonuca razı olurmuş. En ufak bir şüphe duymazmış kimse. İşçisi memuru, beyaz yakalısı, mavi yakalısı, yakasızı herkes işine giderken ıslık çalıyormuş. Kimse ay sonunu nasıl getireceğim telaşı içinde değilmiş. “Doğalgazı kısayım, tek odayı ısıtayım” derdi yokmuş kimsede. Sembolik bir rakam ile herkesin iliği bile ısınırmış. Çünkü arada aracılar, müteahhitler yokmuş.

Tarlalara tohumlar serpildiğinde, toprağın gereksinmesi olan suyu tanrı boca ediveriyormuş. Tarlaları sıcak ve susuzluk kavurmuyor, sel, toprak kayması diye bir şey hiç olmuyormuş. “Aaaaa burası Hollanda mı?” demiyormuş kimse, besili koca memeli inekleri görünce. İnekler bile gülerek geziniyorlarmış yemyeşil çimenleri yerken. Sokak hayvanları kendileri için köşe başlarına konulan yemeklerini yiyor, kışın karda ve yağmurda sefilliğe mahkûm olmuyorlarmış. Ağaçların dallarında meyveler hiç ara vermeksizin çoğalıyormuş. Erikler, elmalar, ayvalar, kirazlar, kayısılar, şeftaliler çocukların dahi ellerini uzatıp alabilecekleri yakınlıkta oluyormuş. Birinin canının çektiği bir şeyi yemek yerine karşısında yutkunması gibi bir durum ancak korku filmlerinde oluyormuş. Sağlık problemi hiç yokmuş ülkede. Beş hastaya bir sağlıkçı düşüyormuş. Herkes sağlıklı, güler yüzlü imiş. Doktorları bırakın dövmek, ellerinde birer demet çiçekle ziyaret ediyormuş hastalar. Hastaneler mis gibiymiş. Bu arada zengin, özel hastanede beş yıldızlı tedavi görürken; fakir, sosyal güvenlik kurumlarında on kişi bir odada yatmıyormuş.

Herkes eşit koşullarda yararlanıyormuş var olan olanaklardan… Okullar misler gibiymiş. Öğrenciler evlerine yakın okullarda eğitim alıyorlarmış… “Orada bir köy var uzakta, o köyün çocukları okula kış yaz uzun uzun yürüyerek gidiyor” nostaljik bir ezgiymiş. Çocukların beslenme çantası gibi bir şey taşımaları söz konusu bile değilmiş. Okullarda tüm gereksinimler sonuna kadar karşılanıyor, okuldan mutluluk frekansı tüm ülkeye dalga dalga yayılıyormuş. Hele yüksek öğrenim kurumlarında her mevsim baharmış. Herkes istediği mesleği yapmak için okuması gereken okula rahatlıkla gidebiliyormuş. Öğretim görevlilerinin bin günü aşan direnişleri bir destan olarak anlatılıyormuş. Torpil ne demek? Bu sözcük çok eskilerde kalmış. Büyükanneler, anneanneler biliyormuş ancak…

Gazeteciler, yazarlar, çizerler olabildiğince özgürlermiş. Hepsi istediğini yazıyor, çiziyor, anlatıyormuş. Ufak tefek muhalefet yapanlar alkışlanıyorlarmış bile. Önemli bir yasak varmış ama bu güzel ülkede. Altmış beş yaş ve üstüne, aktif siyaset yasağı konulmuş. Sadece danışman olarak bilgilerine başvuruluyormuş. Emekliler, emekliliğin tadını çıkarmak için lüks gemilerle dünya turlarına çıkıyorlarmış. Bir geziyor bir geziyorlarmış ki… Canları ne isterse yiyip içiyorlarmış.

Dans bile ediyorlarmış gemilerin güvertesinde. “Böyle emeklilik dünyanın başına” deyip tüm ülkeler bizi örnek gösteriyormuş. Hele maden işçileri asla ve katiyen yaşamsal tehlikesi olmadan yerin altının bilinmeyen, gizlenen güzelliğini keşfediyorlar, aralarında bunu sır olarak paylaşıyorlarmış. Madenleri çıkarırken ülkelerine olan faydalarının yanı sıra yeraltının en az üstü kadar güzel olduğunu keşfetmenin tadına varıyorlarmış.

Ev kirası derdi diye bir şey yokmuş. Herkes kendi evinde , kendi konforunda olmanın güzelliğini yaşıyormuş. Belli bir yaşın üstündekiler bahçeli evlerde yaşamı tercih ediyorlarmış… Daha sakin, daha durağan hayatı tercih edenler ise şehir merkezinden daha uzak yerlerde yaşıyorlarmış. Bu arada trafik problemi diye bir şey çok çok azmış. Ambulans geçişlerinde bırakın ana arterleri ara sokaklarda bile fermuar sistemi geçerliymiş. Ambulansın sireni çalması diye bir şey çok çok azalmış durumdaymış. Çakarlı araçlar ise yalnızca çocukların dünyasında oyuncak olarak geçerliymiş. Yolun ortasında çakarlarını çaka çaka giden araç sürücülerine akıl sağlığını yitirmiş kişiler gözüyle bakılıyormuş. Zaten araba kullananlar da çok azmış. Toplu taşıma araçlarında yolcular sohbet ede ede varacakları yere güler yüzle gidiyorlarmış

Altmış beş değil elli yaş üstü için tüm toplu taşıma taşıtları ücretsizmiş. Yaz yaz bitmez bu masal. Evet artık birden uyanasım, bu tatlı rüyanın gerçek olmadığını ama olması gerekenin bu olduğuna olan inancımı kaybetmeden birden gerçeğe dönesim geldi. Evet ya, sahi Cumhuriyet’imizin yüzüncü yılında niye coşku yok, çok merak etmiyorum. İçimde buruk bir duygu ile hissediyorum. Biliyorum ve edilgen bir şekilde kabullenemiyorum. Cumhuriyet’imizin kurucusu hepimizin biriciği, o çok sevdiğimiz, o okyanus derinliğindeki gözlerine şarkılar türküler yaktığımız, her ulusal bayramda çoğumuzun yalnızca kalemimizi silah olarak kullanarak duygularımızı yazdığımız ATATÜRK’ümüze bu kadar sahip çıkabiliyoruz işte. “ATAM İZİNDEYİZ!” diyoruz ya, buna hiç inanmıyorum. Öyle olsa gerçekten Ata’mızın izinde olsak, benim yukarıda masal olarak yazdıklarım gerçek olurdu. Biz sahiden izindeyiz, tatildeyiz, kendimize acımanın kolaylığı içinde bize dayatılanı yaşamaya alışmış olmanın ezikliği içindeyiz.

Oğlum Umutcan, çok yıllar önce Cumhuriyet’imizin 75. yılını kutlarken demiştiki; “Atatürk koca bir ülkeyi kurtardı ama acaba yanlış bir halkı mı kurtardı anne?” 25 yıldır sorgularım bu cümleyi. Evet, artık Cumhuriyet’imizin yüzüncü yılını en doğru biçimde kutlamanın, Ata’mızın gerçekten izinde gitmenin tam zamanı.
Ne diyordu o marş?
Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar.

Yazarın Diğer Yazıları
CANANGÜLLÜ

Bugün yolculuğumda çok sevdiğim, takdir ettiğim, hayranlık duyduğum, dünyalar güzeli bir kadın dostumla beraberim. Türk kadın hakları savunucusu, aktivist, organizatör ve Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı ve Uluslararası Cesur Kadınlar Ödülü’nün sahibi Canan Güllü. Müthiş cesur kadın sözcüğü bana çok kıymetli gelmiştir, hep çok sevmişimdir ve hayatım boyunca bunu bazı kadınlar için, benim için önemli […]

Devamını Oku
Başı Dik Sosyal Demokrat: Berna Laçin

Kışa mı girdik, sonbahar mı devam ediyor, bilemiyorum. Fakat şu anda doğanın en sevdiğim hali var; Ağaçlar bütün yalınlığıyla çırılçıplak. Kırmızı, kahverengi sararmış yapraklar… Doğanın bu halini seviyorum; insana benzetiyorum, insanın orta yaşlılıktan yaşlılık dönemine geçişine benzetiyorum nedense. Bu güzel yolculukta bu kez konuğum Berna Laçin. Sevgili Berna’yı gazetecilik günlerimden tanıyorum, onunla defalarca röportaj yapmışlığım, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku