Nebil ÖZGENTÜRK
Tüm Yazıları
Cumhuriyet’i Ören Öyküler
Ana Sayfa Tüm Yazılar Cumhuriyet’i Ören Öyküler

Ülkenin varlığını tescil eden Lozan, çoktan imzalanmış, Ankara başkent ilan edilmiş, Cumhuriyet kurulmuş, Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı… Ve üç aya kalmadan halifelik kaldırılıyor, eğitim karma oluyor, Anayasa kabul ediliyor. Eski ölçü birimleri kaldırılıyor, devrimler işaret veriyor. Ümmetten millete geçiliyor. Ülkenin doğu topraklarında Şeyh Said ile başlayan pek çok isyan ve idamlar sürerken, İstiklal Mahkemeleri Cumhuriyet’in kuruluşunun […]

Ülkenin varlığını tescil eden Lozan, çoktan imzalanmış, Ankara başkent ilan edilmiş, Cumhuriyet kurulmuş, Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı…

Ve üç aya kalmadan halifelik kaldırılıyor, eğitim karma oluyor, Anayasa kabul ediliyor. Eski ölçü birimleri kaldırılıyor, devrimler işaret veriyor. Ümmetten millete geçiliyor. Ülkenin doğu topraklarında Şeyh Said ile başlayan pek çok isyan ve idamlar sürerken, İstiklal Mahkemeleri Cumhuriyet’in kuruluşunun hesaplaşmasını yaparken tekke ve zaviyeler kapatılıyor. Ama Cumhuriyet yine yoluna devam ediyor.

Meydan Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran Mustafa Kemal, çıktığı ilk yurt gezisinde, 16 Ocak günü İzmit’te dönemin önde gelen gazetecileriyle buluşur. Hatta gazeteciler arasında kendisine muhalifler olduğu gibi, sonuna kadar yol arkadaşlığı yapacağı kalemler de vardır… O gün, Gazi’de, kurtuluşa giden uzun yolculukta kazanılan zaferin yorgunluğu ve coşkunun yanı sıra bir de hüzün vardır. Öyle ya kısa bir zaman önce annesi Zübeyde Hanım’ı kaybetmiştir!.. Tarihe geçen o ünlü basın toplantısının sonlarına doğru Mustafa Kemal, gelecekteki yönetime dair ilk işareti verir; “Esaslı bir program yapmaya mecburuz… Halk Fırkası bu program üzerine teşekkül edecektir…” Bir sonraki gün ise, İzmit halkına hitaben bir konuşma yapacak ve hilafete karşı en sert mesajını verecektir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi halifenin değildir ve olamaz.” Bu sözler, istiklaline kavuşmuş topluma, Osmanlı kaftanından çok farklı, yeni bir kostümün hazırlandığının habercisi gibidir. Bir de yeni bir devletin… Mustafa Kemal, Ankara’daki mecliste, kumaşı çok iyi tanıyan bir terzi gibi Cumhuriyet elbisesinin son provalarını yaptığının ipuçlarını vermektedir. Ve Cumhuriyet’in ilanından birkaç gün önce, bir sabah, İstanbul Taksim’in orta yerindeki Topçu Kışlası’nın avlusunda, yani şimdi tam bir renk cümbüşüyle bezeli, İstanbul’un kalbine dönüşen ve “Gezi Parkı” olarak değerlendirilen, yurdun dört bir yanından insanların uğrağı haline gelen meydanda Topçu Kışlası’nın avlusunda, göğüslerine ay yıldız dikili on bir insan arka arkaya sıralanır… Topçu Kışlası’nın avlusu, futbol sahası olarak kullanılmaktadır ve o gün sahaya çıkanlar da ilk ulusal maçını oynayacak olan futbolculardır… Rakip Romanya’dır, ancak memleket hali bu ya, ev sahibi takımın resmi adı bile henüz tam olarak konulmamıştır. Çünkü, o gün, takvim yapraklarında 26 Ekim 1923 okunur. Ay yıldızlı futbolcuların soyunma odasında asılı olan ceketlerinin ceplerinde bir kimlik dahi yoktur.

Zeki Sporelli, Kelle İbrahimli, Baron Fevzili o takım, maçı döneme uygun olarak centilmence tamamlamış ve dünya ülkelerine olan kardeşlik duygusu tabelaya “2 -2” olarak yansımıştır. O güne ait fotoğrafa baktığımızda, bir telaş, bir acemilik gözlenir. Hatta, en öndeki kaleci Nedim’in bıyık altında gülümsemesi, yani özgüveni, hoş bir kare olarak donar. Üstelik maça ev sahibi olarak çıkmak üzere sıralanan oyuncuların başında kalpaklı bir adam görülür. Takımın idarecisi olan o adam Ali Sami Bey’dir. Zaten Galatasaray takımının da kurucusu, adı efsaneleşmiş stadyumlara verilmiş Kuvayımilliye geçmişi olan bir spor adamıdır. Ali Sami Bey’in, ay yıldızlı takıma saha yolunu göstermesinden tam üç gün sonra, Ankara’da, Mustafa Kemal, ülkenin gideceği yolu açıklayacaktı… Yani, dünyanın tüm haber ajanslarının, Asya ile Avrupa arasındaki bu topraklara dair geçtiği haberde Cumhuriyet’in ilan edildiği duyuruluyordu. O gün, o ay yıldızlı takım da, hırpalanmış, savaş yorgunu Anadolu insanı da Mustafa Kemal’e koşulsuz sadakat gösteren yol arkadaşları da, yürekleri yıllar süren işgaller karşısında umutlarla dolu olan milyonlar da bir devlete kavuşuyordu. O devletin başkanı Mustafa Kemal olacaktı. Aradan çok kısa bir süre geçecekti. Sarayburnu’nda, denizin hemen kıyısına bir heykel konulacaktı. Gazi’nin oluruyla tasarlanan bu heykel, aslında hem o günlere hem sonraki zamanlara hem de bu günlere dair ipuçları taşıyacaktı. Bu ilk Gazi heykelinde Mustafa Kemal’in sırtı Osmanlı’nın Topkapı Sarayı’na çevrilmiş olarak tasarlanacak ve bakışları Cumhuriyet’e el vermiş, kanat vermiş Anadolu insanlarını simgelercesine Anadolu’dan yükselen güneşe yönelecekti. Çünkü o güneşin ardında insan öyküleri vardı, ki bu öyküler yıllar boyu Cumhuriyet’le örülecek, Türkiye Cumhuriyeti’ni örecekti. Bazen hüzne karışacak, bazen coşacak, bazen kırılacak, bazen gözyaşı dökecek, bazen hayallere kapılacak, umut edecek, bazen sınırları aşacak… Ve ülkenin pek çok yerinde çok özel kimliklere, çok özel yüzlere selam verip saygı sunacak… Kısacası bir cumhuriyet ülkesinde, coğrafyasında olup biten tüm insan hallerine uzanacak.

BİR BASIN ÖYKÜSÜ
İstiklaldir, cephedir, Cumhuriyet’in kuruluşudur tamam da; adım adım bir ülke inşa edilirken, dosta düşmana nasıl anlatılmalıydı ayrıntılar, haberler, gün gün nasıl verilmeliydi? Tabii ki yalan dolansız ve emperyalistlerin yönlendirmesi olmadan. İşte bir basın öyküsü. Milli Mücadele yıllarında merkeze doğru yol alan kara trende, kompartman komşusu iki gazeteci yolcunun sohbetiyle atılmıştı ilk adım. Kurtuluş’un Edip Onbaşısı Halide Hanım ve Kuvayımilliyeci yazar Yunus Nadi. “Haber ajansı kurmalıyız.” dedi Halide Edip. İsmini de önermişti: Anadolu. Tren, Ankara’ya vardı ve proje Mustafa Kemal’e iletildi. Haberler, bir merkezde yazılacak, sonra telgrafhanesi olan yerlere gönderilecekti. Telgrafhanesi olmayan yerlerdeyse cami duvarlarına ilan halinde yapıştırılacaktı. Proje onaylandı, Mustafa Kemal “Çok acele.” uyarısıyla bir genelge yolladı ve not düştü; “Anadolu Ajansı Türkiye’nin sesini dünyaya duyuracaktır!” Ve duyurdu da, işgali, kurtuluşu, kuruluşu, devrimleri, değişimi…

Hayat ki Halide Edip ve Yunus Nadi yönetimindeki ajans, ilk yıllarda savaş merkezinden yönetiliyordu, çok sonra savaş merkezlerinden Türkiye’ye ve dünyaya haberler geçecek kadar büyüyecek, teknolojik ataklar yapacak, kimi zaman eleştirilecek ama basının ana damarlarından biri olacaktı hep. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Gazi’nin Anadolu Ajansı’na verdiği demeç, duvarlara kazınacaktı; “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!”

Ve hayat ki ajansın ilk muhabirlerinden Yunus Nadi, 7 Mayıs 1924’te, aylardır hazırlığını yaptığı hatta okura sorup görüş aldığı bir gazeteyi İttihat ve Terakki’nin eski binasından tüm bölgelere gönderdi. Yenigün’dü, sonra da Cumhuriyet adını aldı bu gazete. Gazi istemişti Yunus Nadi’den ve ismini de fısıldamıştı. Cumhuriyet, kuruluşa dair ne varsa, devrimlere, Cumhur’a, Ankara’ya yayımladı. Taraflı diye diğer gazetelerin hedef noktası dahi oldu ama tirajı yükseldi. Pek çok ilki gerçekleştirdi, ilanlar Cumhuriyet’e aktı. Entelektüel yazarlara yer açtı. Ancak Gazi’nin ölümünün ardından gazetenin Ankara’yla ilişkisi zayıfladı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında izlediği politika, gazetenin başını yıllar boyunca çok ağrıtacaktı. Cumhuriyet’le yaşıt adını Cumhuriyet’ten alan bu köklü yayın organı, kimi zaman sağa kayacaktı. Solun simge gazetesi olarak sağın hedefi de olacaktı, okuru ve yazarı kurşunlanacak kadar… Cumhuriyet, yıllar boyu çok badire atlattı, çok eleştirildiği oldu, her darbe döneminde kapatılan bir gazete olduğu gibi sıkça iç darbeler de yaşadı. Ancak yıllar sonra paparazzilerle renklenen hayatlarımızda siyahbeyaz’ın sözcüsü kaldı hep!

Ve Anadolu’da, Adana’da bir hayat ki, bir yerel gazete yayına geçecekti 1924’te. Adı, Yeni Adana! Ülkenin ilk yerel gazetelerinden biri olmanın yanı sıra, temeli Fransız İşgal yılları Adana’sına dayanıyordu. Toros Dağları’nda Adana adıyla basıldığı da olmuştu, sahibi Ahmet Yüreğir’in kara çarşafa bürünüp kent sokaklarında elden ele dağıttığı da… Direnişe çağırıyordu manşetler ve o baskı, o dağıtım sırasında ölümün kıyısından geçildi sık sık! Ama tam geçildi, Cumhuriyet kurulunca kentin onuru haline gelen Yeni Adana imkansızlıklardan yenilenemese de yayınını aksatmadan sürdürüp durdu. Hâlâ, hâlâ!

Yazarın Diğer Yazıları
SAYGILAR ZEKİ MÜREN’E…Bir doğum günü şarkısı niyetine…

Aralık 1931’de doğdu Zeki Müren. Yaşasaydı şimdi 92 yaşında olacaktı ama 1996 Eylül’ünde göçüp gitti bu dünyadan. Yaşasaydı geçen yıllara bakıp çok şaşırırdı galiba. Damarlarına kadar hissederek kucakladığı ve erken bıraktığı sahne dünyasında kurallar da kuralsızlık da ona fazlasıyla garip gelecekti. Şah ile şahbazın, at izi ile it izinin, ses ile şovun birbirine karıştığı bir […]

Devamını Oku
Efsane Hoca Nermin Abadan Unat’ın Kısa Portesi

Cesur hayatları, mucizelerden gelip geçmiş kadınları, bıkmadan usanmadan anlatmalı… Her fırsatta, her defasında… İşte, Nermin Abadan Unat… Cesur bir kadın, macera ve mucizelerle dolu bir ömür sürdüren abide, efsane bir akademisyen. Gazetecilik de yapar hocalık da, araştırmalara da boğulur ve memleket hikâyelerine de, yani ülkemizin tarihine de hâkimdir. Bu satırlar kaleme alınır MACERA DOLU ÖMRÜN […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku