Baran BİLGİT
Tüm Yazıları
Yüz Yıllık Gelin Çiçeği
Ana Sayfa Tüm Yazılar Yüz Yıllık Gelin Çiçeği

Sedeften kafes sehpanın üzerinde, kızılcık şerbetiyle dolu bardağın yanında duran gazetede şöyle yazıyordu; mektepli erkek kardeşinin okumasıyla duymuştu: Teşkilâtı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun madde 1 ; Hâkimiyet, bilâkaydü şart milletindir, idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.Hicri, 18 Rebiyülevvel 1342Rumi, 29 Teşrinievvel […]

Sedeften kafes sehpanın üzerinde, kızılcık şerbetiyle dolu bardağın yanında duran gazetede şöyle yazıyordu; mektepli erkek kardeşinin okumasıyla duymuştu:

Teşkilâtı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun madde 1 ; Hâkimiyet, bilâkaydü şart milletindir, idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.
Hicri, 18 Rebiyülevvel 1342
Rumi, 29 Teşrinievvel 1339
Miladi, 29 Ekim 1923

Ay yılına göre gelmekte olan baharın, güneş yılına göre kutsal yedinci ayın ve milat yılına göre de tohum ekiminin ayı. Nereden bakarsanız bakın bu yeni bir doğumun günüydü. Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum günü…

Şu bir başına dönüp duran biçare dünyanın uçsuz bucaksız bir köşesinden yırtınıp gelen Türk kavmine Anadolu’yu yurt tutan, sırtında kanlı kaftanı, yüreğinde ilmi imanı ile onu yüzlerce yıl tarihin belinde saklayan Osmanlı İmparatorluğu, şimdi bir sıkımlık canı ve ihtişamlı bir kefen beziyle yere kapaklanmış öylece uzanıyordu. Her bir ocağı işgal edilmiş, ışıksız kalmıştı. Acısından tutuşan Mehmet Akif almıştı matemi bülbülün elinden. Susmuştu bülbül ama sonra bir Anka gibi yanıp yeniden doğmuştu. Tek dişi kalmış canavar, bir Türk’ün şah damarını ancak yine kendisinin koparabileceğini idrak edince çekmişti bu güzelim topraktan namahrem postalını. İşgal bitmişti. Bitmişti ama ne olacaktı bu başsız kalmış solgun vücut… Tabii ki kendine yeni bir baş bulacaktı. Zira vücut parçalanabilirdi ama ruh bakiydi.

O işgal günlerinde bu bedbaht vatanın meclis kürsüsüne örtülen puşide-i siyah ile zifiri karanlığa bürünen Meclis, bu kutlu doğum gününde bir sarışın pars gibi kükreyen Mustafa Kemal’in mavi gözlerinden fışkıran şimşekle yırtılmış ve camlardan sızan ışıkla başkent Ankara, göğün mavisine kavuşmuştu. Uzun nutuklar ve mütalaalar ile kabul edilen Anayasa’nın yeni kimlikleri olduğu,işte böyle bildirilmişti onlara.

Havadisi aldığında salonun orta yerinde ayakta duruyordu. Gayriihtiyari, başını arka odaya doğru çevirdi. Yarı karanlık odanın aralık kapısından sırma işi seccadeyi gördü. Sonra da kırışık bir elin seccadenin üzerinde duran, gül ağacından kakılmış namaz tesbihini aldığını gördü. İhtiyar babasıyla o anda göz göze geldiler. Altı yüz yıllık bu tedirgin ve yorgun bakışın bir köprünün ucunda yavaş yavaş belirsizleştiğini gördü. Hemen sonra gün ışığıyla aydınlanan cumbaya doğru çevirdi başını. Kardeşi pembe yüzüyle sokağa bakıp sırıtıyordu: “Hâkimiyet, bilâkaydü şart milletindir.” diye mırıldanarak sözü tekrar ediyordu.

Ne demekti bu? Bu soruyu kendi kendine sorduğunda bu kez gözleri duvardaki aynaya ilişmişti. Kendi yüzüne bakıyordu. Kimin yüzüydü bu? Ecdadına, efradına, kocasına, evladına, bilcümle âyan-ı Âl-i Osman’a adanmış bir ömrün çizgileri ona mı aitti sanki? Millet de neydi? Hakimiyet ne? Cumhuriyet ne?

Ayşe idi adı. 15 yaşında bir duldu. Biricik annesi çiçek hastalığından ahir hayatına göçmüş, büyük ağabeyi Huş geçitlerinde gayba karışmış, beşik kertmesi eşi ise Haymana Ovası’nda istiklal için şehadete yürümüştü. Malı mülkü, mirası yağmalanmış, çocukluğu gençliği hakarete uğramıştı. Hayat damarları birer birer kopmuştu. Şimdi ise ihtiyar babası ve erkek kardeşiyle bu evde ılık ve güneşli bir ekim sabahına işte bu havadisle uyanmıştı. Öyle bir sabah ki güneşin altında ve fakat yazdan bir gün olmadığını hatırlatan… Hiçbir mevsime aidiyeti olmayan bir sabah. Tıpkı onun gibi. Peygamber eşinden bir isim verilerek yüceltilen ama evin iaşesini görsün diye daha bebekken kulağına görevi üflenen. Şimdi bir millet olacak, üstelik kendi kendine hâkim olacaktı. Yoksa kendine bile yabancı mı kalacaktı?

Düşündü Ayşe. Düşündü. Birkaç saniye bir ömür gibi gelmişti. O anda omuzlarında bir yük hissetti. Bu sonsuz ağırlıkta bir sorumluluğun yüküydü. Bir güneşin, bir deryanın, bir vatanın ağırlığı kadar. Bu öyle bir ağırlık ki tutunca bir çiçek gibi, çekince bir soluk gibi ama taşıması güç, yutması ancak helal edilene nasip olan. Düşündü Ayşe. Kanunda buyrulduğu gibi halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare edecek bir fert olabilecek miydi? Yoksa bu iş de yine erkeklere mi kalacaktı? Gözlerini kapadı. Toz ve çığlıklar arasında kaldı. Hatırladı. O artık eski Ayşe değildi. Olamazdı. O bir emaneti teslim almıştı;

Adaşı, ilk kadın efe olan Çete Ayşe’nin, Casus prenses Mevhibe’nin Sultanahmet mitinginde haykıran Halide Edip’in Nişanı düşman sinesine dönük Gördesli Makbule’nin

Daha 12 yaşında istiklal madalyalı Nezahat’in Ecel gibi siyah atından fırlayan Kara Fatma’nın Kanatlarıyla kurşun tutan Tayyar Rahmiye’nin Karlı Küre Dağına dönüşen Şerife Bacı’nın Çankaya’ya konmuş serçe misali Fikriye’nin İlmiyle fikriyle gönüldaş ve yoldaş olmuş Latife’nin

Hakimiyet-i Milliyeyi aslında çok önceden müjdeleyen Müfide Ferit’in emanetini…

İşte bu emanet şimdi bir düğün meydanına taşınacaktı. Üzerine kapanan bereketsiz ölü toprağını silkeleyecek, diri diri girdiği tabutundan çıkacak, ona biçilen uğursuz kaderini yeniden yazacaktı. Beyazlara bürünecek, görünür olacaktı. Yedirip içirecekti de ama artık şarkı da söyleyecekti. Çocukları da olacaktı ama keman da çalacak, fen de öğrenecek, önemli seçimler de yapacaktı. İzan ve izahı olmayana “Bunun imkanı yok.” diyebilecekti. Öğretmen olacaktı Ayşe; doktor, polis, milletvekili, tiyatrocu, şirket sahibi, yazılımcı, voleybolcu, dansçı, pilot ve astronom olacaktı. Özgür bir kadın olarak doğacaktı o ve reisi cumhur olacak, cumhuriyet olacaktı. Yok edilmek istenirken küllerinden doğan bir milletin düğününde, bu ekim ayında tohumu ekilen ve sonra devrimcilikle, laiklikle, özgürlükle, eşitlikle, düşünen bir insan olmanın değeriyle daha da büyüyüp serpilen düğün çiçeğini taşıyacaktı. Bu çiçek yüz yıl ve dahası sonsuza kadar taşınacak ancak hiç solmayacaktı.

Şimdi Cumhuriyet, yüz yıllık bir gelin çiçeğidir. O nedenledir ki düğünün sonunda yere değil, onunla yeni bir yol yürüyecek olan Türk gencinin kucağına bırakılır. Ve unutulmasın ki dahili ve harici hiçbir bedhahın onu koparacak gücü yoktur.

Yazarın Diğer Yazıları
Ejderha Yılı

Ülker takımyıldızının yedi kandili de sönmüş ve berrak bir gecenin göğünde kutlanmış ulu bir ay parlamıştı. Bizzat bu görklü ayın ışığından yaratılan Ayaz Ata mavi, nurdan peçesini kaldırmış ve olanca gücüyle üflemişti soğuk nefesini yukarıdan yerdekilere. Böyle bir 21 Aralık gecesi, bir anda geliverdi kış, Akçam ağacının altında birikmiş Asyalı bir Türk boyunun üzerine. Hanlar […]

Devamını Oku
Ölümsüz Aşk

Doktoru ona iyi haberler getirdiğini ve hızla iyileşme sürecine gireceğini söylediğinde, daha o an vaktin daraldığını anlamıştı. Bu elbette ölümcül hastalığının ne denli inatçı olduğunu bildiğinden, umutsuzluğundan ya da doktorun kötü bir oyuncu olmasından değildi. Bunu her sabah hastane odasındaki penceresinden gördüğü ıhlamur ağacından öğrenmişti. Gerçekleri fark ettiğinde biraz utanmıştı da. Tabii ki utanması gereken […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku