Bircan Usallı Sinan
Tüm Yazıları
Başı Dik Sosyal Demokrat: Berna Laçin
Ana Sayfa Tüm Yazılar Başı Dik Sosyal Demokrat: Berna Laçin

Kışa mı girdik, sonbahar mı devam ediyor, bilemiyorum. Fakat şu anda doğanın en sevdiğim hali var; Ağaçlar bütün yalınlığıyla çırılçıplak. Kırmızı, kahverengi sararmış yapraklar… Doğanın bu halini seviyorum; insana benzetiyorum, insanın orta yaşlılıktan yaşlılık dönemine geçişine benzetiyorum nedense. Bu güzel yolculukta bu kez konuğum Berna Laçin. Sevgili Berna’yı gazetecilik günlerimden tanıyorum, onunla defalarca röportaj yapmışlığım, […]

Kışa mı girdik, sonbahar mı devam ediyor, bilemiyorum. Fakat şu anda doğanın en sevdiğim hali var; Ağaçlar bütün yalınlığıyla çırılçıplak. Kırmızı, kahverengi sararmış yapraklar… Doğanın bu halini seviyorum; insana benzetiyorum, insanın orta yaşlılıktan yaşlılık dönemine geçişine benzetiyorum nedense. Bu güzel yolculukta bu kez konuğum Berna Laçin. Sevgili Berna’yı gazetecilik günlerimden tanıyorum, onunla defalarca röportaj yapmışlığım, sohbet etmişliğim var. Onun başını dimdik tutuşunu, içinin dışının aynı oluşunu, sosyal demokrat olmasını, Atatürkçü ve laik, haklara saygılı bir kadın olmasını çok seviyorum. Sırtımı dayayabileceğim, güvenebileceğim kadınlarımızdan biri olarak onunla aynı kompartımanda yolculuk etmek bana da çok iyi gelecek. Evet Berna’cığım başlayalım mı?

Sevgili Berna, yaşam senin için ne ifade ediyor? Yaşamak deyince aklına ne geliyor? Nâzım Hikmet’in şiiri ne güzeldir değil mi; “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…”

Yaşamak deyince öylece geçip gitmek de var, içinden geçerken etrafına bakınmak da var; bu, biraz da tabii keşfetmeyi barındıran bir şey. Yaşamda keşfetmeyi seviyorum. Dünyayı keşfetmeyi seviyorum madem, bu gezegene düşmüşüz madem, bulunduğum tüm gezegeni görmek istiyorum. Tıpkı yaşadığı evin odalarını görmek istemek gibi, yaşadığın evde nerede ne olduğunu bilmek istemek gibi… Keşfetmeyi sevdiğim için öğrenmeyi de seviyorum. Kalbimin attığını hissetmem lazım benim yaşadığımı anlamam için. Bu da en çok nerede oluyor; mesela sahnede… Nerede oluyor, dostlarla beraberken oluyor. Yani yaşamı böyle derin içine çekmek, nefes gibi, hava gibi içine girmesine müsaade etmek veya yaşamla birlikte şöyle akıp gitmek… Son zamanlarda, -belki de uzun zamandır bu böyledir- ama yaşamı bir mücadeleye çevirdik, elbette ki yaşamın içinde mücadele de var ama yaşamı tamamen bir mücadele ve savaş alanı gibi algılamak hem yorucu hem de tatsız ve keyifsiz. Oysaki yaşamak çok güzel. Senin örnek verdiğin gibi, canının istediği gibi, olduğun gibi yaşamak… Bunlara izin verdiğinde yüreğinde o zaman yaşam güzelleşiyor, tat katıyor, anlam kazanıyor, heyecan veriyor, kalbini dinliyorsun.

Mücadelenin içine yuvarlıyor insanlar, zorunlu olarak. Bundan da çıkmayı başarmak kolay değil, çıkabilene ne mutlu ama çıkamadığı takdirde işte o mücadelenin içinde devamlı yorul git, yorul git ve yorul git. Bu sefer de bir zaman sonra emeklilik çağına geldiğinde inşallah, sanki ölmüş de gömülmeyi unutmuş gibi insanlarla karşılaşıyoruz çünkü hiç tat almamış. Bunu devam ettiremiyor, o yüzden emekli olduğunda ne yaptığını, ne yapacağını bilemiyor ya da mücadele bittiğinde nasıl takılacağını bilmiyor, yani doymak için yemek yiyelim ama bir de onun lezzeti var, o lezzeti ala ala yemek var… Yaptığımız her şeyi aslında büyük bir yaşamsal ciddiyetle ama bir o kadar da ciddiye almadan yapmak lazım. Bana sorarsan, kendimizi çok önemsemeden ama yaptığımız her şeyi çok önemseyerek yaşamaya inanıyorum ben.

Dünyada asla gerçekleşmeyen bir düştür bütün insanların eşit koşullardan yararlanması ama bunun da bir asgarisi vardır değil mi? Olmazsa olmaz eşit koşullar ne olmalı sence?

Müdeleye dönüştürmek, çok yorucu ve yıpratıcı ve tadını azaltan bir şey olmakla beraber mücadelesiz yaşam da bir o kadar tatsız olur. Benim her zaman amacım eşitlik üzerine oldu. Bütün mücadelem, aslında kaynak olarak eşitlik arayışından kaynaklanıyor. Bir asgari eşitlik sağlamamız lazım yoksa yaşamamıza imkan yok. Bu kadar eşitsizlik içinde vicdanen rahatsak zaten kendi insanlığımızı sorgulamamız icap eder. Bana diyorlar ki “Sen ne söylüyorsun, zaten çocuğun en iyi okullarda okumuş sana hava hoş…” Bunu anlatmaya çalışıyorum aslında. Çocuğumu okutamayacak bir durumda olsam bağır bağır bağırmam ve bunun için mücadele etmem gerekir. Bunu yapmıyorsam zaten bir biat içinde kaybolmuş bir eziğimdir. Tabii ki mücadele edeceğim, tabii ki bağıracağım. Ama ben çocuğumu okutabildiğim halde okuyamayan çocuklar için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Eşitlik olsa belki başkalarını katbekat geçecekler diye mücadele ediyorsam, bir dönüp sorsana kendine; bu kadın neden kendi çocuğunu okutabiliyorken ve hatta bir sıfır önde hayata başlatabiliyorken diğer çocuklar da onun yanında gitsin ve beraber bir yarışın, mücadelenin, kavrayışın içine girsinler diye uğraşıyor? Yoksa benim bu düzen işime gelir. Çünkü neden benim çocuğum herkesten önde daha iyi bir eğitim alacağı için. Bir sürü dil bildiği için zaten rahat iş bulur ama öbürü bulamaz. Ama ben bunun haksızlık olduğunu görüyorum. Hem bunun vicdan azabını taşıyamıyorum hem de ülkemizin ve dünyanın daha ileri gidebilmesi için akıl akıldan üstündüre inanıyorum. Böyle gelişebiliriz, böylece buluşlar yapılacak, daha iyi için uğraşılacak. Yoksa zenginler çocuklarını okutsunlar, maddi durumu olanlar okutsunlar, aile şirketi olanlar başına gelsin öbürleri de köle olarak sömürü sistemi içinde yaşayalım… Belki belli bir zümrenin çocukları için kolaylık olabilir ama mutluluk ve iyilik adına bir gelişme getirmeyecektir. Her doğan çocuk, en az benim çocuğum kadar her şeyi hak ediyor. Bir zaman sonra kendi mücadeleleriyle hak ettikleri yere gelebilecekleri bir parkur bulsunlar istiyorum. Yani böyle dayıyla, eşiyle, tanıdıkla liyakatsiz ortamlarda kimseye hayır gelmez. Ne senin oturduğun koltuktan hayır gelir ne o sana mutluluk verir, ne de bu ülkeye ve dünyaya hayırlı olur. Değişmemiz için iyi beyinlere, çalışkan ruhlara ihtiyacımız var.

Mutsuzluk gençleri çok geriye düşüyor işte bu ülkemizi mahvedecek diye korktuğum bir şey

Sen dik başlı, başını asla menfaatten yana eğmeyen bir kadınsın. Kadın gücü hakkında neler söylemek istersin? Biz kadınlara halen aile bütçesine katkıda bulunan gözüyle bakılıyor. Ne zaman bu eşitlik sağlanacak sence?

Kadın gücüne inandığımın yıllardır altını çiziyorum. Hayal Satıcısı oyununu da zaten onun için yaptım. Meslek hayatımın 30. yılında kadınların hikâyesini anlatmak istedim. Ülkemizi kadınların değiştireceğine inanıyorum. Ne yazık ki erk; iktidardaki erk, evlerdeki erk, çiftliklerde ağalar, fabrikalarda, şirketlerde, plazalarda patronlar “O, senin işin değil bana ver!” yapıyor. Oysa biz o ipi daha iyi kullanmayı biliyoruz. Tığ örmeyi, örgü örmeyi nasıl içgüdüsel olarak becerebiliyorsak dünyanın kadının gücüyle çok daha güzel bir yer olacağına inanıyorum ve zaten bunu da görmeye başladık. Hayatım bak şu seneye, Filenin Sultanları mesela. En son ne zaman böyle bir şey hatırlıyorsun ki, en son ne zaman bu kadar gururlandık, ne zaman bu kadar heyecanlandık ve ne zaman bu kadar kendimize inandık? Belçika kim, ya sen kimsin, Fransa, Amerika kimmiş diye ne zaman dedik? Ne var bunda diye galibiyeti bile artık o kadar sakin, o kadar vakur karşılıyoruz. Normalimiz oldu. Tabii ki bizim kızlar kazanacak çünkü bizim kadınımız güçlü, güzel, kızlarımız şahane, bizim kızlarımız o takımın içinde aile oldular. O Eda Kaptan’ımız, canımız Eda Kaptan’ımız sayesinde başladı bu. Döngü de bir aile yarattı orada, işte kız kardeşlik dayanışması. Toplumun içinde biz birbirimizi kız kardeşler olarak görüp, kıskanmadan birbirimizden güç almaya BAŞI DİK SOSYAL DEMOKRAT çalışırsak, tıpkı Filenin Sultanları gibi başaramayacağımız şey yok. Buna gönülden inanıyorum ve bunu gösterdikleri için minnettarım. Bir koca neslin, özellikle kız çocuklarının geleceğinde çok şeyi değiştirdiklerini düşünüyorum. Cumhuriyet kızını izleyip, Atatürk’ün altını çize çize her başarıyı aldılar. Belli ki Atatürk’e Cumhuriyet’in onlara verdiklerine tutundular. Öyle güzel bir şey gösterdiler ki 1 milyon kere anlatsak böyle anlatamayız. İşte tam da Atatürk’ün dediğini yaptılar, “Kendine güven yürü sen Türk kadını olarak.” Türk kadını derken bunu bir ırksal temel olarak söylemiyorum. Atatürk’ün Türklük bilincini kast ediyorum. Sen bu coğrafyaya, bu topraklara ait hissediyorsan, Türkiye’den geliyorum diye başın dik durabiliyorsan işte Türklük benim için bu. Sen nereden geldin, senin kökün neresi gibi şeyleri artık geride bırakmamız gerek -Ki babası da Kafkas Türklerinden olan biri olarak bunu söylüyorum. Bizim artık başka şeylerle birbirimize tutunmamız lazım. Burayı seviyorsan, burayı ileriye götürmek istiyorsan, Atatürk’ün ışığında, Cumhuriyet’in ışığında özgürce istediğini yapabilirsin demişler. Bu coğrafyayı ileriye götürebilirsin, demişler. Ben bunun için mücadele etmeliyim, tıpkı bizim kızların gösterdiği gibi.

‘Sanat, toplum için mi yapılmalı; sanat için mi yapılmalı’ ikileminde ben, ‘her ikisi için de’ noktasındayım. Halka ulaşmayan sanat ne işe yarar derken, halkı biraz daha yukarı çekme işi kime kalacak, diyorum. Sen ne dersin onu merak ediyorum?

Ben de tıpkı senin gibi sanatı, toplum için ya da sanat için diye ayırmak istemeyenlerdenim. Ayırmayı düşünmeyenlerdenim. Sanat, herkes için. En başta sanatı yapanın kendi için. Ben en başta kendim için sanat yapmaya başlayarak yola çıktım. Benim bir hikâyem olur; bir anlatma şeklim, bir biçemim olur ve ben karşımda bir kitle bulursam bunu onlara anlatırım. Onlar bunu alırsa biz bunu paylaşırız. Ve sanatı üretiriz. Sanat, tek ayaklı bir şey olamayacağı için ben bu ayrımları gereksiz buluyorum. Elbette toplum olmadan sanat olmaz. Hissetmezsen sanat olmaz. Popüler kültürün bir parçası olmak olur, popüler kültürü küçümsediğim için değil… Popüler olmayı küçümsemiyorum. Ama popüler kültüre yaranmak için bir şey yapmak da sanat değildir. Ulaşamayan sanat da benim için sanat değildir. Üretenin içinde yoksa o da sanat değildir. Tabii ki Atatürk’ün dediği gibi “Sanatı olmayan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Bizimki çok koparılmaya çalışılıyor. Ne zaman biri çıkıp tiyatro bitti dese onlar popüler olmak uğruna lafı ortaya atıyorlar. İnsanlık tarihi kadar eski çünkü. İnsanlığın varoluşu gibi bir şey bu. Şekil değiştirir, dönüşür ama asla yok olmaz. Daha güçlenerek çıkıyoruz. İstenmeyen darbeler gördük deprem gibi.

Cumhuriyet’imizin 100. yılını kutluyoruz. İçimiz biraz buruk, biraz kırgın ama öte yandan da coşkulu. Senin duyguların nedir sevgili Berna? Atatürk desem sana?.. Onun okyanus mavisi gözlerinde kaybolmak nedir, diye sorsam?.. İzinde olma halimizi anlatmanı istesem?..

Cumhuriyet’imizin 100. yılıyla ilgili benim içim buruk değil, ben kahroluyorum Bircan. Ben çocukken Cumhuriyet’imizin 100. yılını nasıl kutlarız diye hayal ettiğimi hatırlıyorum. Elbette o zaman uzak bir tarih gibi geliyordu hayal ettiğimde, ne muhteşem bir şey olduğunu düşünürdüm. Ve biz Cumhuriyet’imizin 100. yılına günler kala Cumhuriyet değerlerimizi kaybetme noktasında, Cumhuriyet kadını olduğumuzu söylediğimizde hakarete uğrama aşamasında, ve bize armağan etmiş olduğu her şey için minnetar olduğumuz Atatürk ile ilgili söylenmedik söz kalmayan şeyleri dinleme noktasındayız. Ne kadar ağır bir duygu, hicap verici. Ben eleştiriye açığımdır, ben hiç öyle tapınma noktasında değilim. Bize öyle diyorlar ya “tapıyorlar” diye… Biz tapamayız çünkü Atatürk öyle yetiştirmedi. Atatürk böyle istemedi. Atatürk’ü kendine mihenk taşı olarak alan insanlar zaten böyle insanlar olamaz. Atatürk ilkelerine bağlı insanlar, kendi muhakeme yeteneği olan insanlardır; bunun için okuyan ve çalışan, fikir sahibi olmaya çalışan, eşitlikçi ve özgürlükçü olmaya çalışan, elindekilere sahip çıkmaya çalışan ama saygılı ve sevgili olmaya çalışan insanlardır. Zaten bizden biatçı, tapınmacı çıkmaz. Bu değildir Atatürk’ün bize hedef olarak koyduğu kültür. Ama mesela sosyal medyadan voleybolcu kızlarımızla ilgili yaptığım paylaşımlarımla ilgili linçleniyorum, Cumhuriyet kadını dediğim için… Bunu kızlar söylüyorlar. Bu benim de çok hoşuma gidiyor, benim de hayattaki kendi formülüm buydu ve bütün kadınlarımızın da bu olması gerektiğine inanıyorum çünkü bizim geldiğimiz yer belli. Nelerin içinden bugünlere geldiğimiz belli. Atatürk olmasaydı ben, bugün bu işi yapabilen, para kazanabilen, kendi ayakları üzerinde durabilen biri olamayacaktım ki. Ve bunu kızlar da biliyorlar; o akılda ve zekada oldukları için dünya birinciliğine oturdular. Bugün bu kızlar “Atatürk’ün kızlarıyız.” dedikleri için linçleniyorlar. Biz Cumhuriyet’imiz 100. yıla girerken böyle hakaretler işitiyoruz. Ne büyük bir acı… Bu kıskançlığı anlamak mümkün ama dünya bazında, bizim ülkemizde de düşündüğümüzde kendini idareci olarak görüp yöneten herkesi düşündüğünde elbette ki Atatürk’ü kıskanacaksın. Çünkü öyle olamayacağını biliyorsun. Olamadığını biliyorsun. Ama o da bir tane, onu da dünya kabul etmiş. Bir tane daha gelmiyor. Hem zeki hem öngörülü, hem entelektüel hem kibar hem nazik, bir de bunların yanında bu kadar yakışıklı olup bu kadar karizmatik ve iki mavi göze sahip olacaksın… Elbette ki insan kıskanır. Her erkek kıskanır. Kıskanılmayacak gibi değil. Kıskanmamak için onun büyüklüğünü kabul edip ben onun dışında neler yapabilirime bakmak lazım. Çünkü onunla girdiğin her yarıştan mağlup çıkacaksın. Bunu biliyoruz. Askeri deha bir yandan, politik davranma bir yandan; bir insanın her şey olmasına imkan yok. Yetmemiş bir de yakışıklı olmuş. Gerçekten muhteşem, çok büyük bir hayranlığım var. Ama tapınmıyorum. Tapınmamayı zaten ben Atatürk’ün ilkelerinden öğrendim. Biat edemem. Bulunduğumuz bu başkanlık sistemini önerseydi zaten ben ret verirdim. Önermezdi zaten böyle bir şeyi. Atatürk’ün büyüklüğünü şöyle bir yere koyalım, onun izinden ayrılmayalım. Elbette yeni bilgileri bugüne uyarlayarak, bugünün şartları ile düşünerek önümüze bakalım artık bunun vaktidir. Atatürk de olsaydı bunu isterdi diye düşünüyorum. Nedir verdiği ders; eğitimli olun, tarihinizi bilin, teknoloji ve bilimden ayrılmayın. Hukuka inanın ve bunun için mücadele edin, vatanımıza sahip çıkın ve bunun için de güçlü olun, ürettikleriniz ve markanızla güçlü olun. Şu anda ben, bana bırakılan mirası aynı şekilde çocuğuma teslim edemeyeceğim için çok üzgün hissediyorum. Benim bu kadar boyun eğmeme sebebim de bu çocuklara karşı utancım. Çünkü bana bir memur çocuğuyken kendi başına kendi evini alıp, kendi hayatını kurup, ayakların üzerinde durabilecek parayı da kazanıp, tatil yapabileceği bir ülke bırakıldı. Ben daha fazlasını bırakabilmek isterdim çocuğuma ama elimdeki özgürlüğü bırakamamanın utancını yaşıyorum. Ben 100. yıla çok çok gönül kırıklığıyla giriyorum. Ama mücadelemi de bırakmıyorum ve 100. yıl beni yeniden kamçılıyor. Bu gururu da her ne kadar bizi yıldırmaya çalışanlar da olsa kalbimin en geniş köşesinde taşıyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
CANANGÜLLÜ

Bugün yolculuğumda çok sevdiğim, takdir ettiğim, hayranlık duyduğum, dünyalar güzeli bir kadın dostumla beraberim. Türk kadın hakları savunucusu, aktivist, organizatör ve Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı ve Uluslararası Cesur Kadınlar Ödülü’nün sahibi Canan Güllü. Müthiş cesur kadın sözcüğü bana çok kıymetli gelmiştir, hep çok sevmişimdir ve hayatım boyunca bunu bazı kadınlar için, benim için önemli […]

Devamını Oku
Başı Dik Sosyal Demokrat: Berna Laçin

Kışa mı girdik, sonbahar mı devam ediyor, bilemiyorum. Fakat şu anda doğanın en sevdiğim hali var; Ağaçlar bütün yalınlığıyla çırılçıplak. Kırmızı, kahverengi sararmış yapraklar… Doğanın bu halini seviyorum; insana benzetiyorum, insanın orta yaşlılıktan yaşlılık dönemine geçişine benzetiyorum nedense. Bu güzel yolculukta bu kez konuğum Berna Laçin. Sevgili Berna’yı gazetecilik günlerimden tanıyorum, onunla defalarca röportaj yapmışlığım, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku