Zülfü LİVANELİ
Tüm Yazıları
DENEME

Bizde hiçbir zaman yeteri kadar değer verilmediğini düşündüğüm “deneme” türü, edebiyatla felsefe arasında ilginç bir noktada durur. Yazarın toplumla ve bireyle ilgili gözlemlerini, tahminlerini, tezlerini, geçmişe ve geleceğe bakışını, eleştirilerini çarpıcı bir yazı türüyle ortaya koyması “deneme” türüne girer. Denemenin en önemli özelliklerinden birisi, son derece kişisel olması. Kişisel olmayan; düşünen, gözleyen, hisseden bir insanın […]

Bizde hiçbir zaman yeteri kadar değer verilmediğini düşündüğüm “deneme” türü, edebiyatla felsefe arasında ilginç bir noktada durur. Yazarın toplumla ve bireyle ilgili gözlemlerini, tahminlerini, tezlerini, geçmişe ve geleceğe bakışını, eleştirilerini çarpıcı bir yazı türüyle ortaya koyması “deneme” türüne girer. Denemenin en önemli özelliklerinden birisi, son derece kişisel olması. Kişisel olmayan; düşünen, gözleyen, hisseden bir insanın elinden çıkmayan, genel geçer görüşleri yansıtan, bir ideolojiyi, sistemi, tarih anlayışını, siyaseti savunan (ya da yeren) yazılara “deneme” sıfatı vermek mümkün değil. Deneme, bilime uygun da olabilir ama bu kesinlikle bir ön şart değildir. Bilimin ölçülebilir, tekrarlanabilir, kanıtlanabilir olma şartlarından hiçbirisi deneme yazarını bağlamaz. Yazar, hayat-ölüm-aşk-savaş-kıskançlık-nefret-intikam-rekabet vs. gibi akla gelen her konudaki gözlemlerini ve kişisel düşüncelerini, kanıtlamak zorunda kalmadan aktarabilir. Bu işi yaparken sıkça, sezgilerine yer verir. Deneme sonsuz bir özgürlük alanıdır, bilimde bu özgürlük yoktur. Deneme yazarı; çok geniş bir kültür birikimine sahip, değişik konularda bilgi ve fikir sahibi, sezgileri ve kalemi güçlü, anlatacaklarını kolayca biçimlendirebilen, meramını kısa ama özlü yazılarla anlatabilen bir insan olarak belirir kafamda. Tek konuya saplanıp kalmış biri değil, “Rönesans Aydını” sıfatının içini doldurabilecek kadar çeşitli alanları kapsayan bir kültür adamı. Deneme yalnız yazarak değil, konuşarak da oluşturulabilir.

Eski Yunan filozoflarının, M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Yunan kahramanı Akademos’un adını yüceltmek için oluşturdukları bahçede (yani Akademi’de), zeytin ağaçları arasında dolaşarak yaptıkları konuşmaların her biri, birer denemedir. Sokrates’in baldıran zehrini içtikten sonra, önce ayaklarının ağırlaşmasıyla başlayacak olan mutlak ölüm sürecinde, çevresini saran arkadaşlarına “ölümden sonra hayat”ın var olduğunu kanıtlamaya çalışması, müthiş bir denemedir. Ölüme karşı, tekrar hayatın savunulduğu bir deneme. Eskiden bize de “Tecrübe-i Kalemiyye” adıyla girmiş ama ne yazık ki dünyadaki ünlü örnekleri kadar başarılı olamamış. Bu görevi bazı gazete yazarlarının üstlenmesi bu yüzden olsa gerek. Gerçekten de gazete köşelerinde bazen “deneme” tadında yazılar yayımlanır. İspanyol düşünür Ortega y Gasset de denemelerini gazetelerde yayımlardı ve bunu “Düşüncelerini pazar yerine çıkarmak” olarak nitelendirirdi. Geriye doğru baktıkça deneme kitapları okumuş olmamın, kafamın ve düşünce biçimimin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadığını görüyorum.

Bu noktada bir öğretmenin adını anmam şart: Yalnız beni değil, dünyadaki milyonlarca kişiyi eğiten büyük bir öğretmen bu. Adı Michel de Montaigne. 500 yıldır öğretiyor ve hiç eskimiyor. Her yıl tekrar okuduğum denemeleri, 500 yıl önce Fransa taşrasında yaşayan insanlarla, günümüzün insanları arasında, temel davranışlar bakımından hiçbir fark olmadığını göstermesi bakımından hayret verici. Önce kendi içine bakarak insanlığı tanımaya çalışma yöntemini benimsemiş olan Montaigne; o kadar derin gözlemler yapmış ki, modası hiç geçmiyor, hiç eskimiyor. O dönemden bu yana kaç kral, kaç rejim, kaç devlet değişti ama onun gözlemleri ve düşünceleri tazeliğinden bir şey yitirmiyor. Üstelik etkisi sadece bununla da sınırlı değil. Her denemesinde Tacitus’tan, Çiçero’dan, Virgilius’tan, Lukianus’tan yaptığı alıntılarla bizi daha da eskilere, yani insanlık nehrinin binlerce yılın birikimine bağlıyor. Zamanı aşan böyle bir ustalık karşısında şapka çıkarmak yetmez elbette. Önünde saygıyla eğilmek gerekir.

Montaigne’den sonra deneme türünün en büyük yazarı Francis Bacon. Ama beni asıl etkileyen denemeci; Türkiye’de pek az bilinen, hatta kitabının bile bulunmadığını sandığım Alain olmuştur (Alain de Botton’la karıştırılmasın lütfen. Bu başka bir Alain). Alain de Montaigne gibi Fransız’dır ama 20. yüzyılda yaşamıştır ve bir lise öğretmenidir. Benim de lise çağlarımda bir hazine gibi keşfetmiş olduğum Alain, beni o kadar derinden etkilemişti ki, ister istemez bu büyük beyni kendi hocalarımla karşılaştırıyor ve içine hafif bir gençlik küstahlığının karıştığı bir ruh hali içinde, onun gibi hocalar tarafından eğitilmeye layık olduğumuza karar veriyordum. Kendi okulum ve hocalarım bana pek yetersiz görünüyordu. Artık “düşünceye saygı” ortadan kalktığı için, deneme türü de eskiden olduğu kadar ilgi çekmiyor. Çünkü çağımız, Amerikan üniversitelerinden yayılan “faydacı düşünce” çağı. Faydadan da tek şey anlaşılıyor: Para kazanmak. Eğer bir düşünce para kazandırmaya yaramıyorsa, tamamen gereksiz bir çaba olarak görülüyor. Türk-İslam geleneği ise düşünceye (dolayısıyla da denemeye) zaten pek önem vermez. Gazali’nin etkisi altında gelişmiş olan entelektüel hayatımız, “müminlerin inancını zayıflatacağı” gerekçesiyle bilime bile kuşkulu gözlerle bakar. Oysa büyük Aristoteles yorumcusu, Cordoba Müftüsü İbn Rüşd’ün (Batılılar “Avorraes” der) yolu takip edilse bugün Türk entelijansiyası bambaşka bir noktada olabilirdi. Halk kültürümüzde de düşünme eylemini öven bir tek söz yoktur ama tersi örneklere bol bol rastlanır: “Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşünmek” deyiminin yanına “Düşün düşün, boktur işin”, “Karadeniz’de gemileri batmış gibi düşünmek”, “Ayağını sıcak, başını serin tutmak ve derin düşünmemek” konusundaki birçok halk sözünü koyabiliriz. Böylece insanoğlunun en soylu eylemlerinden birisi olan “düşünmek”, bu toprakların geleneğinde yararsız, gereksiz hatta tehlikeli ilan edilmiş. Böyle bir çorak toprakta “deneme” türünün gelişmesine olanak yoktu ve olamadı.

Yazarın Diğer Yazıları
Delilik

Benim başucu kitaplarımdan birisi Erasmus’un “Deliliğe Övgü” adlı muhteşem eseridir. Ne zaman canım sıkılsa, ne zaman insanların açgözlülüklerinden, hırslarından, tatmin edilmemiş egolarından ve aptallıklarından sıkılsam, hemen Erasmus’a sarılır sarılır, birkaç paragraf okurum. Böylece 1469’da doğup 1536’da ölen ünlü Rönesans hümanistinin eleştiri oklarını yönelttiği ve alay ettiği insan soyunun, aradan geçen bunca yüzyıla rağmen pek fazla […]

Devamını Oku
Yeni Yılınız Işıklı Olsun

İnsanlar sürekli bebek olarak kalıyor: Nasıl bir bebek karnı tok, altı kuru, sırtı pek, yatağı sıcak ve sancısı yokken gülüyorsa, yetişkinler de aynen öyle. Her şeyden önce beslenmesini, barınmasını ve ısınmasını sağlama almak zorunda. Eğer koşullar tamam değilse, insanların yüzü gülmüyor. Başlıyor huzursuzluklar. Hava da bu koşullardan biri. Güneşin bütün parlaklığıyla yüzünü göstermediği günlerde sabahları […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku