Barış İNCE
Tüm Yazıları
Hatıralarla Atatürk
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hatıralarla Atatürk

Cumhuriyet’imizin 100. yılı ve kasım ayındaki Atatürk’ü anma haftası vesilesiyle kimi anekdotlar eşliğinde Mustafa Kemal Atatürk’ün zorlu yaşamından ve devrimlerle sonuçlanan mücadelesinden pek çok parça dinledik. Ben de İstasyon okurları için okuduğum hatırat kitaplarından, daha önce pek de aktarılmayan, kıyıda köşede kaldığını düşündüğüm bazı anekdotları bir araya getirdim. Cumhuriyet; yıllar süren savaşlar, göçler, ölümler üzerine […]

Cumhuriyet’imizin 100. yılı ve kasım ayındaki Atatürk’ü anma haftası vesilesiyle kimi anekdotlar eşliğinde Mustafa Kemal Atatürk’ün zorlu yaşamından ve devrimlerle sonuçlanan mücadelesinden pek çok parça dinledik. Ben de İstasyon okurları için okuduğum hatırat kitaplarından, daha önce pek de aktarılmayan, kıyıda köşede kaldığını düşündüğüm bazı anekdotları bir araya getirdim.

Cumhuriyet; yıllar süren savaşlar, göçler, ölümler üzerine kuruldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra Mısırlı bir bağımsızlık savaşı lideri Atatürk’le görüşmeye gelir. Falih Rıfkı Atay’ın anılarında yazdığına göre, Atatürk’e, “Biz de bağımsızlık savaşı vermek istiyoruz ordularımızın başına geçer misiniz?” diye sorar. Atatürk, “Yarım milyon kadar ölecek insanınız var mı?” der. Adam, “E siz başımızdayken buna ne gerek var?” diye sorar. Atatürk’ün yanıtı net olur. “Öyle olmaz beyefendi, ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verir, o zaman bana ulaşın.” der. Mustafa Kemal, halkını arkasına almayan, halkı örgütlemeyen bir mücadelenin sonuç vermeyeceğinin bilincinde olan bir liderdir.

Mustafa Kemal bu sözleriyle ölümü kutsamaz aslında, topyekun bir vatan savunması dışında hiçbir zaman savaştan yana değildir. Kont de Chambrun, Atatürk’le görüşmesi sonrası aktarmıştır. “Büyük İskender de siz de Selaniklisiniz. Hatta neredeyse doğduğunuz mahalle bile yan yana… İkiniz de savaş kaybetmediniz. İkiniz de çok büyük komutanlar oldunuz. Bu benzerlik sizi de şaşırtmıyor mu?” Mustafa Kemal’in yanıtı şöyle olur: “İskender dünyayı fethetmeye çıktı ve vatanını unuttu. Bense vatanımı hiçbir zaman unutmayacağım.” İnsanların yok yere fetihçi duygularla ölümüne nasıl karşı olduğunu şu anekdot da gösterir; Hasan Rıza Soyak’ın YKY’den çıkan anılarında geçer. İran Şahı Türkiye’yi ziyarete geldiğinde temel atılacak bazı fabrikalar da gezdirilir. O sırada hemen çukura kurban kanı akıtılmak istenir. Atatürk birden, aman durun, diye atılır, kan görmek istemiyoruz der. İran Şahı şaşırır, “Gazi Paşa onca kan, ceset içinde geçmiş bir ömür nasıl kan görünce böyle hiddetlendiniz?” diye sorar. Atatürk, “O iş başkadır, biz kanımızla memlekete borcumuzu ödedik.” der.

Kanla ödenmiş bir borç. Bu borcun ödendiği en önemli köşe anlardan birisi kuşkusuz Çanakkale Zaferi’dir. Orada kazanılan zafer, halkın büyük devletlere karşı direniş gücünü ortaya koyduğu gibi tarih sahnesine albaylıktan paşalığa terfi eden Mustafa Kemal’i de çıkarmıştır. İngiliz ajanı Armstrong Atatürk’e hakaretlerle dolu ve yasaklanmak zorunda kalan Bozkurt adlı biyografi kitabında bile Çanakkale’den söz ederken onu şöyle anlatır. “Cephede elinde sigarasıyla dolaşırken başının üstünden vızır vızır kurşunlar geçiyordu. Vurulmadıkça askerler, onda bir efsun olduğunu düşünüyordu. Oysa o sadece askerlerin korku duvarını yıkıyordu.” Aynı kitapta, Mustafa Kemal bir gün er kıyafeti giyip Anzak cephesine girer. Ceset değişimi için şehitleri alıp Türk tarafına taşır. Bunu bizzat gizlice yapmasının nedeni cephede düşmanın konumlanışını iyice ezberleyip rota çizebilmektir. Yakalanıp öldürülmeyi göze alacak bir cesarete sahiptir. Bu cesaret, askerine güç verir.

İşte bu komutan Conkbayırı’nda sabaha karşı elindeki kırbacı havaya kaldırır ve bir tur döndürüp yere vurur. Düşman ateş etmeye fırsat bulamadan Türk askeri süngüleriyle düşman siperine girer ve müthiş bir boğazlaşma başlar. Mustafa Kemal, hattın korunması gerektiğini bildiği için: “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölürken geçecek zamanda yerimize yeni askerler katılabilir.” der. İngiliz Kumandanı Hamilton da anılarında “Bu savaşı yazıyla tarif etmek mümkün değildir.” yazar.

Büyük bir mücadeleden bahsettik. İşte Cumhuriyet, gökten zembille inmedi ya da birden akla gelmedi. Tüm karşı koymalara karşın illerde örgütlenen kongrelerle, Büyük Millet Meclisi’yle zaten saltanat ortadan kalkmış, her ilden mebuslarla ülke yönetilmekteydi. Ayrı bir düzenli ordu kurulmuştu. İnönü, Sakarya savaşları verilmişti. Savaşın her anını meclis planlıyordu. Bu adı konmamış bir cumhuriyetti. Geri dönüş mümkün değildi. Kılıç Ali’nin İş Bankası Yayınları’ndan çıkan anılarında vardır. O günlerde Mustafa Kemal’e suikast haberleri gelmektedir. Bu istihbarat ona iletilir. Yanıtı esprili olduğu kadar hüzünlüdür; “Memleket kurtulana kadar bana müsaade etmezler mi?”

İşte canından çok memleketini düşünen Kemal Paşa, tam yetkiyle başkomutanlığı aldıktan sonra Büyük Taarruz’a hazırlanır. Büyük Taarruz öncesinde köşkte bir ziyafet vereceğini söyleyerek kamuoyunu Ankara’da olduğuna inandırır. Kılıç Ali bile günlüklerinde “Bugün Paşa Ankara’da ziyafette.” diye not düşer. Oysa gece yarısı cepheye gelecektir. Cephe kontrollerinde düşmanın sarıldığını fark eder. O meşhur “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir.” emrini verir. Yunan General Trikopis esir alınır, karargâha getirilir. Orada askerler onu rahatlatmaya çalışır. Oradaki komutanlardan birisi, şöyle yapsaydınız daha iyi olmaz mıydı diye harita üzerinden Trikopis’le tartışır. General gittikten sonra Trikopis sorar, “Bu adam da kim?” der. “Başkomutan Gazi Mustafa Kemal” yanıtını alır. Trikopis’in ağzından şu sözler dökülür. “Niçin yenildiğimizi şimdi anladım. Bizim Başkomutan İzmir’de yatında keyif çatıyor. Size ne mutlu ki böyle bir komutanınız var.”

Cumhuriyet bir devrimdi kuşkusuz ve içeride dışarıda kanlı boğuşmalarla, kendi arasında çatışmalarla ilerledi. Ama genç Cumhuriyet asla çatık kaşlı, ceberut bir rejim değildi. Genç, kadın ağırlıklıydı. Keyifli, üreten, fabrikalar kuran, savaş korkusu olmayan bir toplumdu. O günkü videolara bakarsanız da hep gülümseyen insanlar görürsünüz. Mina Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları kitabını okumuşsunuzdur. Mina Urgan bir sosyalisttir ama Atatürk’e çok bağlıdır. Falih Rıfkı Atay’ın üvey kızı olan Mina Hanım, annesi Şefika Hanım’ın da yakınlığı sayesinde çocukluğunda ve ilk gençliğinde sık sık Mustafa Kemal’le vakit geçirme fırsatı bulmuştur. Anılarında da göreceğiniz üzere Atatürk hiç resmedildiği gibi asık suratlı, çatık kaşlı değil gayet eğlenceli, esprili birisidir. Mina Urgan’ın anılarından birinde bir gece Falih Rıfkı’ya telefon gelir. Atatürk Dolmabahçe’den gizlice kaçmıştır. Her yeri ararlar, en sonunda sabaha karşı Sarıyer’de bir balıkçı meyhanesinde bulurlar. Rum balıkçılarla türkü söyleyip zeybek oynar. Mina Urgan’ın annesi Şefika Hanım, Mustafa Kemal öldüğünde şunu söyler: “Bu millet sevgilisini kaybetti. Bundan sonra tarih boyunca kocalarıyla kös kös oturur artık.”

Yazarın Diğer Yazıları
Çocuklar İçin Edebiyat, Çocuklar İçin Kitap

Çocuk edebiyatı, uzun yıllar “çocukları anlatan yetişkin kitapları” zannedildi ülkemizde. Grimm ve Andersen masalları çevirilerinin ötesine geçmeyen çocuk edebiyatı, Milli Eğitim’in devrimci döneminde yapılan atılımlarla çeşitlendi. Edebiyatın zevk almak, hayatı tanımak, başkalarının hayatlarına duyulan merak kısmı çocuklar tarafından keşfedildi. Ancak zamanla hem eğitimcilerde hem ailelerde kitap dediğin bilgi verir anlayışı öne çıktı ve kuru bir […]

Devamını Oku
Hatıralarla Atatürk

Cumhuriyet’imizin 100. yılı ve kasım ayındaki Atatürk’ü anma haftası vesilesiyle kimi anekdotlar eşliğinde Mustafa Kemal Atatürk’ün zorlu yaşamından ve devrimlerle sonuçlanan mücadelesinden pek çok parça dinledik. Ben de İstasyon okurları için okuduğum hatırat kitaplarından, daha önce pek de aktarılmayan, kıyıda köşede kaldığını düşündüğüm bazı anekdotları bir araya getirdim. Cumhuriyet; yıllar süren savaşlar, göçler, ölümler üzerine […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku