Zafer KÖSE
Tüm Yazıları
Hepimiz Birimiz İçin
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hepimiz Birimiz İçin

Asaf, on bir gündür babasının gözlerini üzerinde hissediyordu. Aslında daha önce de bazen böyle olurdu. Okulda bir matematik problemini çabucak çözdüğünde, bunu gören babasının gurur duyduğunu hayal ederdi. Hele bu dönem okullar açıldığından beri, okulda babasının takdir edeceği başarılar elde etmeyi daha çok önemsiyordu. E, sekizinci sınıfın dersleri hiç kolay değildi. Futbol oynarken de kenardaki […]

Asaf, on bir gündür babasının gözlerini üzerinde hissediyordu. Aslında daha önce de bazen böyle olurdu. Okulda bir matematik problemini çabucak çözdüğünde, bunu gören babasının gurur duyduğunu hayal ederdi. Hele bu dönem okullar açıldığından beri, okulda babasının takdir edeceği başarılar elde etmeyi daha çok önemsiyordu. E, sekizinci sınıfın dersleri hiç kolay değildi. Futbol oynarken de kenardaki hocasının biraz arkasından babasının maçı seyrettiğini hayal ederdi. İyi bir pas çıkardığında, o tarafa kaçamak bir bakış atardı. Bazı günler ise, kaba bir davranışa maruz kaldığında veya beceriksizce hareket ettiğinde, o hayali bakışlarla göz göze gelmemek için mahcup biçimde başını eğerdi. Bunları kısa süreliğine, her seferinde bir iki dakikalık serüvenler gibi yaşardı. Ah, geçen haftaki 29 Ekim törenlerine katılabilseydi. Babası nasıl da istiyordu gelip oğlunu izlemeyi. Sanki son dileği gibiydi. On bir gün önce mezarlıktan ayrılırken, babası bu sefer yükseklerden izliyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Kalabalığın içinde yürüyen Asaf’a yukarıdan bakıyordu babası. Ama yüzündeki mimikleri ve dolu dolu gözlerini de görüyordu. Hemen karşısında duruyor gibi net görüyordu babası Asaf’ın yüzünü. Buna pek şaşırmadı Asaf. Üstelik iki dakikalık bir serüvenden öte, bu durumun kesintisiz biçimde devam edeceğini hissettiğinde de hiç şaşırmadı. Normal olanı bu gibi geldi ona. Artık hep babasının gözleriyle kendisini seyrederek yaşayacaktı.

Annesi sabahın köründe yine o bitkin ama kararlı hareketleriyle odaya girdiğinde Asaf mahsusçuktan gözlerini kapadı. Uyuyormuş gibi yaptı. Gülümsedi babası. Dün de Asaf aynı numarayı yapmıştı ya, sanki onu hatırlatıp seni gidi der gibi bir gözünü kırptı. Ama annesi bu sefer kararlıydı. Asaf’ı kaldırdı. Tamamdı, geçen hafta okula gitmemişti, bu hafta gidecekti, öyle anlaşmışlardı, dün pazartesiydi, yine de Asaf’ın bir gün daha devamsızlık yapmasını kabul etmişti annesi. Ama bugün zorluk çıkarmasındı. Kalksındı artık. Babası dudaklarını büktü, ne yapalım dedi gözleriyle, annen haklı. Önceki hafta babası yaşıyordu ve oğlunu en çok, her gün derslerden sonra bir saat çalıştıkları 29 Ekim gösterilerinin hazırlığı sırasında izliyordu. Öyle hissediyordu Asaf. Her seferinde bir iki dakika. Hatta bir keresinde, sahiden izlemişti. Yani, Asaf’ın öyle hayal etmesinin ötesinde, okulun bahçesine gerçekten gelmişti. O gün, 29 Ekim’de giyecekleri o kırmızı beyaz giysileriyle, son provalardan birini yapıyorlardı. Babası, okul bahçesindeki ince bir ağacın gövdesine yaslanarak seyrediyordu. Provaya katılan öğrencilerden bile daha heyecanlıydı. Hepsinden daha sabırsızca bekliyordu çocukların sergileyecekleri bayram gösterisini.

Törende, bandonun eşlik edeceği yüz kişilik bir jimnastik grubu gösteri yapacaktı. Asaf o gruptaydı. Yedinci ve sekizinci sınıflardan yüz öğrenci, bir büyük özne olarak hareket ederek Cumhuriyet’in 100. yaşını kutlayacaktı. Jimnastik grubundaki diğer doksan dokuz öğrenci, bandodaki bütün arkadaşları ve törenlerin hazırlığında görev alan öğretmenleri, Asaf’ın babasının o gün provaları izlemeye gelmesinden etkilenmişlerdi. Onun altı aydır ağır bir tedavi gördüğünü, bazı günler evden çıkamadığını, hatta yataktan kalkamadığını hepsi biliyordu. 29 Ekim’e dört beş gün kala başlaması gereken yeni kemoterapi seansını bu nedenle ertelediğini de biliyorlardı. Çünkü o seansa başlasa, sonraki iki üç hafta hastanede veya evde, dışarıya çıkamadan yatacaktı. Doktorunu ikna etmişti bir hafta ertelemek için. Asaf hep söylüyordu arkadaşlarına, babası hayatında hiçbir şeyi bu kadar önemsememişti. Bu gösteriler çok iyi geçmeliydi. Asaf sadece kendisinin değil, arkadaşlarının da bandoyla uyumlu biçimde jimnastik hareketlerini kusursuzca sergilemeleri gerektiğini düşünüyor, heyecanla çalışıyordu. Arkadaşlarını özenli çalışmaları için heveslendirmeye uğraşıyordu. Son büyük prova, 27 Ekim günü yapılacaktı. Asaf o gün çalışmaya katılamadı. Babası gece fenalaşmıştı ve hastaneye kaldırılmıştı. Ne yazık ki, o günkü çalışma biterken okula kötü haber geldi. Babası ölmüştü. 29 Ekim törenlerine de katılmadı Asaf. Haklı diyordu arkadaşları, babası onu izleyemeyecekse neden katılsın ki. Hep babası için hazırlanıyordu.

29 Ekim’den sonraki günlerde de okula gitmek Asaf’ın içinden gelmedi. Hâlâ da istemiyordu. Ama peki, tamamdı, bugün gidecekti. Annesinin ısrarına daha fazla itiraz etmeyecekti. Zaten babası da yukarıdan kaş göz ediyor, zorluk çıkarmaması için işaret gönderiyordu. Okula gitmeye tamam da, bu kırmızı tişörtle beyaz pantolonu giyme kararı nereden çıktı? Neden tutturuyordu annesi? Bugün artık 7 Kasım’dı. Normal bir gündü. Okula böyle kostüm giymiş gibi gidilmezdi ki! Üstelik babası da annesinin ısrarına anlam veremiyor, omuzlarını kaldırarak soru dolu gözlerle bakıyordu Asaf’a…

Asaf okul servisine yetişmek için aceleyle evden çıkacağı sırada, annesi onu biraz oyaladı. Arabayla okula bırakacağını söyledi. Yirmi dakika sonra, annesini öperek arabadan iniyor Asaf. Derse geç kalmamak için, koşarcasına ilerliyor. Okulun bahçesine girer girmez, bando çalmaya başlıyor. Yüz kişilik jimnastik grubunun doksan dokuz üyesi o anda hareketlerine başlıyor. Kırmızı ve beyaz renkler dalgalanıyor bahçede. Asaf, bu müthiş sürprizi annesine anlatmak için telaşla dönüp koşacakken, annesinin de hemen peşinden kendisini takip ettiğini anlıyor. Belli ki onun da haberi var. Bandonun coşkulu sesleri eşliğinde adeta uçarak gruptaki yerini alıyor, gösteriye katılıyor.

Böyle arkadaşları, böyle öğretmenleri olduğu için gururlanıyor Asaf. Ama başını kaldırıp bakmıyor. Babasının yaşlı gözlerle görünmekten hoşlanmadığını biliyor. Göz göze gelmiyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Güzel Bir Yıl İstiyoruz, Yaratacağız!

İçimizde yeni bir umut gibidir, yılbaşını kutlama saadeti. Henüz büyümemiş olan en güzel çocuğun, henüz girmediğimiz en güzel denizin, henüz yaşamadığımız en güzel günlerin varlığını bilmenin bahtiyarlığıdır. Nazım okuru olmanın bilincidir. Yüzyıl gibi veya saat gibi zaman ifade eden terimleri, tabii ki insanlar uydurdu. Üretim ilişkilerinin gelişmesi ve hayat mücadelesinin karmaşıklaşması nedeniyle ihtiyaç duyuldu bunlara. […]

Devamını Oku
Hepimiz Birimiz İçin

Asaf, on bir gündür babasının gözlerini üzerinde hissediyordu. Aslında daha önce de bazen böyle olurdu. Okulda bir matematik problemini çabucak çözdüğünde, bunu gören babasının gurur duyduğunu hayal ederdi. Hele bu dönem okullar açıldığından beri, okulda babasının takdir edeceği başarılar elde etmeyi daha çok önemsiyordu. E, sekizinci sınıfın dersleri hiç kolay değildi. Futbol oynarken de kenardaki […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku