Kendimizi tanımak bilebir yaşama sığmayabilir
Ana Sayfa Tüm Yazılar Kendimizi tanımak bilebir yaşama sığmayabilir

Günümüzde herkesin bir şikâyeti var: Kimi yalnızlık, kimi sıkışmışlık duygusu, kimisi de boşvermişlik duygusu içinde hayatına yön vermeye çalışıyor. Belki de bazı şeyleri kabul ettiğimizde farklı bir yolculuk başlayacaktır. Yeni bir keşif yolculuğu… Türkiye’nin de içinde bulunduğu toplumsal gerçekliğimizin bizi sürüklediği yerden Prof. Dr. Zümra Atalay ile tam da bu konuları konuşmak üzere bir araya […]

Günümüzde herkesin bir şikâyeti var: Kimi yalnızlık, kimi sıkışmışlık duygusu, kimisi de boşvermişlik duygusu içinde hayatına yön vermeye çalışıyor. Belki de bazı şeyleri kabul ettiğimizde farklı bir yolculuk başlayacaktır. Yeni bir keşif yolculuğu… Türkiye’nin de içinde bulunduğu toplumsal gerçekliğimizin bizi sürüklediği yerden Prof. Dr. Zümra Atalay ile tam da bu konuları konuşmak üzere bir araya geldik. İnsan kendi içinde mücadele ederken kabul durmak mıdır, yoksa yola kendini keşfedip devam etmek midir? Mindfulness Institute’ün kurucusu, psikolojik danışman, Mindfulness eğitmeni ve MEF Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü Öğretim Üyesi Atalay, “Yaşamda bize anlamı ve bunun bir parçası olan çabayı ve emeği getiren şey değerlerdir. Eğer değerlere sahipsek, istenilen, bize ve topluma faydası olan yolda atılan her adımın kendisi hizmet ettiği için, mükafatı anbean alırız.” diyor.

Biraz hayat üzerine konuşmak istiyorum seninle. Ama önce Kabul’ü anlatmanı isterim. Kabul bir sonuç değil süreçtir diyorsun ya, nedir bu süreç?

Kabul için genellikle söylenilen şey yapılacak her şeyi, elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra eldeki son çare olarak görülür. Kabul bu bağlamda kullanıldığında çoğu zaman çaresizlikle gelen bir son oluyor. Ya da üst düzey bir beceri; yani tüm öğretilerden sonra ulaşılabilen bir nirvana hali. Aslında kabul, illaki hikayemizin belirli bir yerinde olacaksa belki de o yer başlangıçtır. Her şeye kabul ile başlarız. Çünkü bir şeylerin olmakta olduğunu fark etmek ve ona yüzümüzü dönmek, o şeyin varlığına dair bir kabuldür. Biz aslında yaşamımız boyunca bizde var olan şeylerin çoğunu farkında olmadan yani var olduğunu kabul etmeden onlara direnip, sırtımızı dönüp, yok sayarak ya da var olduğu hali üzerine birçok yorum ekleyerek, çarpıtarak yolumuza devam ederiz. Dolayısıyla kabule yaşamımızın her anında ihtiyacımız var. Bir kez kabul ettik mi o defteri kapatmıyoruz, tekrar tekrar görmek, fark etmek, yüzümüzü dönmek ve kabul etmek gerekiyor.

Zorlayıcı duygularla başa çıkmaktan çok söz ediyorsun. Kabul bu konuda nasıl yardımcı olabilir?

Aslında açıkça söylemek gerekir ki, başa çıkmak kelimesini pek sevmem ve kullanmaktan imtina ederim. Çünkü başa çıkmanın içinde bir kavga ve mücadele hissi var. Ben genel olarak zorlayıcı duygu ve durumlarla devam edebilmeyi öğrenme becerilerini geliştirme tarafındayım. Ve kabul, aktif bir biçimde kullanıldığı zaman aslında bu becerileri geliştirebilmek için çok güçlü bir araç. Yani soru şu: Bu yaşadığım her neyse şu anda çözmem gerekmeden bununla da devam edebilir miyim? Bu bana son derece özgürleştirici geliyor.

İnsan denilen varlığı anlamak, çözmek çok zor. Sen bu noktada insanı anlamaya ve ona yol göstermeye nasıl bakıyorsun? Çünkü bir yandan da işin bu aslında… İnsanı anlamak? Ya da anlamak zorunda mıyız?

Kendimizi tanımak bile bir yaşama sığmayabilir. Ben bir ruh sağlığı uzmanı olarak insanların kendilerini mümkün olduğu kadar tanımaları, zihinlerinin aslında nasıl çalıştığını keşfetmeleri yolunda onlara eşlik ediyorum. Dolayısıyla insanların kendini tanımasından ziyade anbean keşfetmesi süreci daha bilgece geliyor bana. Tanımlamalar çoğu zaman yanlıdır ve bağlamsaldır. Örneğin bir durumda bir şeye böyle tepki verirken başka bir durumda öyle tepki verebiliriz. Dolayısıyla yıllardır uzmanlık alanlarımdan birisi olan kişilik konusunda dersler veren, okumalar yapan ve yazan biri olarak aslında kişiliğin de son derecede göreceli bir kavram olduğunu söyleyebilirim. Zihin adeta uçsuz bucaksız bir okyanus gibi, benliğin içindeki her bir anı, oluşum, tüm evren o okyanustaki birer su damlası… ve duygularımız, düşüncelerimiz o okyanusun anbean değişen yüzeyi gibi. Böyle baktığımız zaman, yaşamdaki her bir anın bize getirdiği her şeyi bir mucize gibi görmek ve aslında hiçbir zaman tüm sırrı keşfedemeyeceğini bilmek kaçınılmaz oluyor.

Bu noktada da empati duygusu ortaya çıkıyor. Ama bu duygu çağımızda neredeyse yok gibi. Daha doğrusu yeni nesil bu duygudan uzak. Bunu neye bağlıyorsun? Biliyorsun ki çok fazla psikolog, danışman vs. var. Kişisel gelişim kitaplarındaki öğreti “istersen başarırsın”, “iste olsun”, “önce kendin” gibi pek çok kavramla tanıştı yeni nesil. Bu ne kadar doğru? Emek ekseninden uzak, kolay para kazanmak, çalışmadan da zengin olmak gibi gibi… Bu sosyal medyanın illüzyonu mu?

Evet, aslında kendimizi, evreni anlamak ve anlamlandırmaktan uzak sadece istenilen sonuca ulaşmaya dair, hedefe yönelik bir davranış öğretisini pompalayan bir sistemin içerisindeyiz. Bunun göreceli olarak birçok nedeni var elbet, bunlar sosyoloji, sosyal antropoloji, siyaset bilimi ve tabii ki de psikolojinin ortak konusu. Kendi alanıma düşen tarafta şöyle söyleyebilirim ki, eğer motivasyon dıştan bir motivasyonsa, mükafatın hızlılığı motivasyonu artırır. Çünkü bu, sonuç odaklı olmanın doğasında vardır. Yaşam elbette hızlı, yarışmacı ve gündem çok çabuk değişiyor; bugün iyi ve başarılı diye adlandırılan her şey, biraz zaman ilerleyince çıtaların yükselmesinden dolayı geride kalıyor. Dediğim gibi burada, nüfus artışının, kaynakların azalmasının, uyaran çokluğunun, bilginin fazlalaşmasının ve gelişen teknolojinin etkisi çok büyük ama bu diğer alanların konusu elbette ki. Çok bilinen bir İngiliz atasözü vardır ki “easy come, easy go” bunun tam Türkçesini kullanamıyorum çünkü bizde “haydan gelen huya gider” olarak kullanılıyor 🙂 Yani aslında önemli olan kalıcılıktır. Ve kalıcılığı da garanti eden şey; uzun süreli, sürdürülebilir, gündeme ve bağlama odaklı olmayan bir motivasyon halidir. Bu ancak içsel bir motivasyonla, yani denetim odağımızın içten olmasıyla mümkündür. Bunun anlamı; sürece odaklanmak, süreçten keyif almak ve yaptığımız her şeyde bir anlam bulmaktır. Yaşamda bize anlamı ve bunun bir parçası olan çabayı ve emeği getiren şey değerlerdir. Eğer değerlere sahipsek, istenilen, bize ve topluma faydası olan yolda atılan her adımın kendisi hizmet ettiği için, mükafatı anbean alırız.

Nelson Mandela’yı kitabınızda örneklendirmişsiniz. Acı, eziyet, kırılganlıkların altında keşfedilmeyi bekleyen güzellikler olabilir diyorsunuz. Mandela’ya baktığımızda çok güçlü çıkıyor onca acıdan, ayrımcılıktan. Ama kimileri de o acıların altında kalıyor. Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Acı, eziyet ve kırılganlığın altında, keşfedilmeyi bekleyen zenginlikler ve güzellikler olabilir. Büyük sıkıntılara rağmen –ve hatta bunlar sayesinde– daha güçlü bir hale gelen insanlardan söz eden pek çok hikâye vardır. Yardım verme mesleğinde çalışan bizler, onlarla her gün karşılaşmaktayız. Hayatlarındaki çatlaklardan içeriye mindfulness ve şefkatle bakan herkes, içinde gizlediği altını ortaya çıkarabilir. Leonard Cohen’in de dediği gibi; ışığın içeri girmesine izin veren şey, bir çatlaktır. Yaşamdaki kusurlar en iyi öğretmenlerimiz olabilir ve gözlerimizi daha anlamlı değerlere açmamızı sağlar. Kendini iyileştirme becerisi doğanın her yerinde mevcuttur ve eğer kalplerimizi yaralarımıza ve kayıplarımıza açabilirsek, ortak bir deneyim olan kendimizi içeriden iyileştirme gücünü keşfedebiliriz…

Yazarın Diğer Yazıları
Kendimizi tanımak bilebir yaşama sığmayabilir

Günümüzde herkesin bir şikâyeti var: Kimi yalnızlık, kimi sıkışmışlık duygusu, kimisi de boşvermişlik duygusu içinde hayatına yön vermeye çalışıyor. Belki de bazı şeyleri kabul ettiğimizde farklı bir yolculuk başlayacaktır. Yeni bir keşif yolculuğu… Türkiye’nin de içinde bulunduğu toplumsal gerçekliğimizin bizi sürüklediği yerden Prof. Dr. Zümra Atalay ile tam da bu konuları konuşmak üzere bir araya […]

Devamını Oku
Hasat Zamanı

Bazı aşkların yaşı tutmazSen de rüzgar gibi geçtin mevsimimdenTakvimlerden sonbahardıBir yaprak düştü damla damlaBir de inciler saçıldı gök-yüzümden Sen mevsimleri karıştıran ruhumHangi mevsimde bekliyordun bu kırlangıcıHangi mevsimlerin durağında oturdun kaldınGelmez, gelemez o kırların güzelliğinde şimdiAklı havada bir göçebeSen yerini yadırgayan yaprak Bilemezdin,bilmezdin mevsimsiz solanların yasınıÖğrendinŞimdi dünya kocaman bir misket ellerindeAtsan çocuk sen üzülürOynasan yaş-lı kalbin […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku