Kaan Murat YANIK
Tüm Yazıları
Meczup

Tatlı bir koku… Vanilya mı? Tarçın mı? Yoksa toprak kokusu mu? Gecenin gelişini papatyaların boyun büküşlerinden anladım, o gün. Acıyan ellerimi alnıma sürdüm, üç defa. Usulca oluyordu her şey; pervaneler sessizce saplanıyorlardı, mumun yalazına. Kalbim, göğsüme belli etmeden inip kalkıyordu. Rüzgâr bile tüm azgınlığına rağmen nazikçe aralıyordu pencereleri. Yatağımdan indim. Kapılardan geçip avluya çıktım. Köprünün […]

Tatlı bir koku… Vanilya mı? Tarçın mı? Yoksa toprak kokusu mu? Gecenin gelişini papatyaların boyun büküşlerinden anladım, o gün. Acıyan ellerimi alnıma sürdüm, üç defa. Usulca oluyordu her şey; pervaneler sessizce saplanıyorlardı, mumun yalazına. Kalbim, göğsüme belli etmeden inip kalkıyordu. Rüzgâr bile tüm azgınlığına rağmen nazikçe aralıyordu pencereleri.

Yatağımdan indim. Kapılardan geçip avluya çıktım. Köprünün üstünde onlarca karaltı gördüm. Onların ne olduklarını anlamak için oraya gitmem gerektiğini bilsem de korktum. İçeri dönüp duvarın engebelerinde göç eden karınca kervanını izledim. Ancak usum yarılmıştı sanki. Sırtıma bir gömlek geçirip yürümeye koyuldum.

Yaklaştım. Köprüdeki siluetleri manalandırmaya ramak kala korkunç bir yağmur sardı etrafı. Öyle ki, bir müddet gözlerimi bile açamadım. Bir ağacın kovuğuna sinip yağmurun dinmesini beklemeye başladım ve derin kuyulardan yükselen seslere kulak kesildim. Kendime bir masal anlattım.

Yağmur biraz sakinleşince köprünün üstündekileri seçebildim nihayet; bir köpeğin iriliğinden kat be kat büyük onlarca garip yaratık… Havlıyorlar, uluyorlar ve sırayla köprünün altında uzayan balçık ırmağına atlıyorlardı. Ben bu ayini, ellerim boğazımda izlerken sona kalan iki köpek, birbirlerine iyice sokuldular. Boz olanı diğerine bir pençe attı, uzun uzun uludu insan sesiyle ve kendini boşluğa bıraktı. Tüyleri soğuğun ve incelen yağmurun içinde dağıldı. Köprünün üstünde kalan son köpek, üzünçle baktı, balçığa ve kuyruğunu kaldırıp ağır ağır köprünün ardında kalan mağaraya doğru yol aldı. Titreyen elimi belime götürdüm. Paslı hançerime dokunup ferahladım. Biraz sonra köpeğin girdiği mağaranın ağzına çöktüm. Köpek mağaranın pütürlü zeminini tam ortasına çökmüştü. Bir insan gibi gözlerini kısmış bir şey bekliyordu sanki. İşte o an kâinatın tüm güzelliklerini yüzünde saklayan bir kız belirdi, mağaranın diğer ucunda. Ağır ağır salınışına bakılırsa bir alemin yükünü taşıyordu.

Kirpiklerinin uzunluğundan kaşları seçilmiyordu. Aynı anda dünyadaki tekmil kötülüklerin bağrına saplanacak kadar ok düşündüm, kirpiklerine baktıkça… Gözlerinin kızıllığında nice çöller, nice güneşler, nice şaraplar kavrulmuştu kim bilir. Karmakarışıktı.

Saçları. Binlerce kuş yuvasız kalsa, saçlarının karışıklığı hepsini saklamaya yeterdi. Gerçek olamayacak izahsızdı. Ve izahsız olan her zaman güzeldi. Üstünde, yerlere kadar uzanan kan kırmızı, incecik bir tül vardı ama mahrem hiçbir yeri belli olmuyordu. Kız eğilip köpeği okşadı içtenlikle ve onun önüne bir bir tas koyduktan sonra köşeye çekilip elindeki parşömene benzeyen şeyleri karıştırmaya başladı.

Tam o anda tüm cesaretimi toplayıp içeri süzülüverdim. Kız beni görünce hiç şaşırmadı. Usulca doğrulup yanıma seğirtti. Köpek ise keskin gözlerini gözlerime dikti. Üstüme atılmak için kızın ağzından çıkacak tek bir sözü bekliyor gibiydi. -Gerçi onun ağzından çıkacak bir söz için bütün ordular hücuma geçerdi.- Lakin kız köpeğe dönüp gülümseyince köpek umursamaz bir hale bürünüp önündekileri yemeye devam etti. Anlamadığım bir dil gibiydi kızın dudaklarından dökülenler. Esasen anlıyordum anlamasına ve fakat onun ağzının aldığı haller, beni şarapla mumyalanmış bir cesede çevirmişti. Kim olduğumu unutmuştum. Kız, bana buradan gitmem gerektiğini söylüyordu. O an istedim onu… Ucunda ölüm de olsa, kalım da… Tüm kudretimle dudaklarımı, dudaklarına yaklaştırmak isteyince, köpek sıçrayıp üstüme atıldı. Sol kolumu orada bırakıp kaçtım.

Acı çok keskindi. Vücudumun her parçasına yayılan sancı, beni sarsıyordu. Ağzımdan köpükler getiriyordu. Tek kolumla günlerce; yemeden, içmeden yaşadım. Evimin penceresinden köprüye bakıyordum arada. Onun dudaklarına dokunmak için bütün uzuvlarımı feda edebileceğimi biliyordum.

Üç günlük yol mesafesinde tek gözü kör büyücü bir kadın vardı. Üç gün yemeden, içmeden yalnızca afyonla vardım yanına, kadının. Ahvalimi izah ettiğimde kadının görmeyen gözünün kara bilyeleri sağa sola yuvarlandı. “Onun dudaklarına değmek istiyorum. Başka muradım yok.” dedim. Yaşlı karı, kafasını salladıktan sonra beni soymaya başladı usulca. Akabinde vücudumun her yanına cam kırıkları serpti ve uzun, kirli tırnaklarıyla diz kapağımda iki derin kuyu açtı. Peşinden beni kalın, kefen misali bir beze sarıp saatlerce üstümde tepindi, insafsızca. Kadın üstümden çekildiğinde büründüğüm bez, kırmızıya boyanmıştı. Bedeninim her karışından kıvamlı kan akıyordu. Büyücü kadın, benim perişan halime aldırmamış görünerek koltuk altından küçük bir şişe çıkarıp uzattı. “Al bunu! Kızın mağarasına girmeden evvel şişenin içindekini tek yudumda bitir. Onun dudaklarına dokunacaksın.” dedi.

“Peki.” dedim ve topallaya topallaya, kadına sayıp söverek üç günlük yolu geri yürümeye koyuldum. Yanımdan ahular ve mecnunlar geçti. Ankalar uçtu üstümden. Elindeki bakırları altına dönüştürmek için canhıraş halde koşturan adamlara rastladım. Nihayet korka korka kızın mağarasının eşiğine vardım. Köpeğin yanında devasa bir kazan duruyordu. Kazan, harlı ateşte usul usul sallanıyordu.

O ise bu kez beyaz bir tül geçirmişti üstüne; kazana daldırdığı uzun, tahta kaşığın ucunu ağzına götürüyor ve pişirdiği şey her ne ise onu tadıyordu. Acı verecek kadar güzeldi yine… Ondan gözlerimi ayırmam zor olsa da, büyücü karının verdiği şişeyi çıkardım koynumdan. Her yanımda kan damlıyordu hâlâ. Titredim son defa. Cezbe halinde şişeyi tek nefeste içtim. İşte o an yere yuvarlanıverdim! Kolum, gövdem, kafam, ayaklarım sertleşti! Donukladım. Küçülmüştüm. Bir sapım vardı bacaklarımın yerinde ve bedenimin ortasında kocaman bir boşluk…

İçime gül şerbeti doldurup beni dudaklarına götürdüğü vakit anladım, kadehe dönüştüğümü… Artık bir ömür, tek vazifem onun dudaklarına değmekti, ta ki elinden düşüp bin parçaya ayrılıncaya dek…

Yazarın Diğer Yazıları
Güzeşte

Sadabad’a çıkan yollardaki tüm ağaçlara yetecek kadar muska yoktu fakat yine de İstanbul’un en güzel yerleri bu muskalar olmadan tehlikede olur diye korkuyordu şair. Bu güzel şehrin kutsiyeti onun şiirleriyle ziyadeleşmişti, bu sebeple İstanbul için yazdığı her şiirin ardından yeni bir muska bulmaya çabalardı. Sadabad’a doğru yaptığı uzun yürüyüşlerin ardından kaftanının sol cenabına çaprazlama astığı […]

Devamını Oku
Bir Sabah Şarkısı

Sabah ezanı okunmaya başladı mı, 1985 model mavi Vosvos’umun altından çıkar, mahmur adımlarla en yakındaki olan çöp kutusuna yürürüm. Güneşin portakal ışıkları henüz dökülmemiştir sokaklara. Biraz kulak kabarttığımda apartmanlardan gelen uyku baloncuklarının patlamalarını, zır zır öten alarm seslerini, bazen de sosyete olduğunu tüm İstanbul’a ilan eden teyzenin son ses çaldığı Chopin’i duyarım. Bu teyzenin bana […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku