Betül DÜNDER
Tüm Yazıları
Okulda Şair Var!
Ana Sayfa Tüm Yazılar Okulda Şair Var!

Eğitimin toplum inşasının temel harcı olduğu bilgisiyle Frasız filozof Foucault’nun “kapatılma mekanları”ndan birinin okullar olması kavramsal bağlamda birçoğumuz için bugün dağılmış bir mekan algısı yaratıyor olabilir. Günümüz dünyası eğitimi okulların dışına çoktan taşırdı. Radikal deneyim pandemi döneminde yaşandı ve internetin olanaklarının mekansızlığı daha görünür ve hatta yaşanılabilir kılmasını bizzat yaşadık. Kapatılma mekanlarına “ev”in eklenmesi ile […]

Eğitimin toplum inşasının temel harcı olduğu bilgisiyle Frasız filozof Foucault’nun “kapatılma mekanları”ndan birinin okullar olması kavramsal bağlamda birçoğumuz için bugün dağılmış bir mekan algısı yaratıyor olabilir. Günümüz dünyası eğitimi okulların dışına çoktan taşırdı. Radikal deneyim pandemi döneminde yaşandı ve internetin olanaklarının mekansızlığı daha görünür ve hatta yaşanılabilir kılmasını bizzat yaşadık. Kapatılma mekanlarına “ev”in eklenmesi ile öznenin yersiz yurtsuzluğu derinleşen, dallanıp budaklanan yeni kavramlar üretti bu süreçte ve devamında… Bu şok dönemin sonrasında insanla insan arasına giren mesafe günlük hayatta, kamusal alanda kapanmış gözükse de yarattığı sosyal tahribat büyük çatlaklar oluşturdu. Okulların ‘kapatılma mekanı’ olmasının Foucault için en temel argümanı yeni insanın gözlem altında tutulması ve denetlenebilir olmasıydı. Ulus devletlerin “milli eğitim sistemi” özde aynı yerden söz açsa da nihai hedefler açısından elbette farklılıklar taşıyacaktı. Ülkenin kuruluş ve devam ilkeleri adına; devleti yönetenlerin fikri ve yaşamsal önceliklerine göre eğitim müfredatlarını şekilden şekile sokacak ve gelecek nesilleri bu şemaya göre yetiştirmek öncelikli görev adledilecekti. Öğretmenin asli görevi müfredatını zamanında tamamlamak ve öğrencinin temel bilgileri öğrenmesini sağlamaktı. Bunları layıkıyla yapmak meslek etiğinin de gereği şüphesiz. Bir de öğretmen kimliğinin yüklediği kırılgan itibarla; tecimsel karşılığı olmadığı için felsefik ve sanatsal olanın neredeyse yok sayıldığı bir eğitim programında ‘bir insana dokunmanın’ vazgeçilmez çabasını düşünerek devam edelim…

“Bir insana dokunmak”… Bu cümleyi ya duymuş ya da bizzat kendiniz kurmuş olabilirsiniz… er koşulda onun fiziki anlamda bir dokunuşu imlemediğini biliriz. Bir insanın hayatına dokunmaktır sözkonusu olan. Olumlu bir yankısı vardır zihinlerde. ‘Bir insana dokunan’ kimse, her şeyden önce karşısındakini idealize edilmiş bir yaşam formuna davet etmekten öte; edilgen olmayan, bir davetçiden çok fazlası olarak bir eylemcidir. Eylem düşünsel olanın harekete dönüşmüş hali olduğu kadar; bir tavır bir eda taşıyan, dışarıdan bir şekilde fark edilen bir duruşun da temsili olabilir. İnsanın anlam arayışına açıktan ya da örtük biçimde kılavuzluk eder bu insanlar. Bir topluluğun içinden birkaç kişinin onu fark etmesi, ona güven duyması ve temsil ettiği değerlere inanması bu dokunuşların hayat bulması anlamına gelecektir…

Öyleyse şimdi anacağım şairleri bir insana dokunmanın eylemcileri olarak okul koridorlarında, sınıflarda düşleyelim yeniden. Edebiyatımızın batılılaşmadaki etkisi yadsınamayan, Edebiyat-ı Cedide Topluluğu’nun kurucusu olan Tevfik Fikret; Galatasaray Lisesi’nde, Robert Kolej’de ve Darülfünun (İstanbul Üniversitesi)’da edebiyat dersleri verir ve hayatı boyunca öğretmenliği bırakmaz.

Darülfünun’da ders veren bir diğer şair ise Yahya Kemal Beyatlı’dır. Batı ve Türk edebiyatı derslerinin yanı sıra medeniyet tarihi de anlatan

Beyatlı’nın hayatına dokunduğundan son derece emin olduğumuz bir öğrencisi vardır: Ahmet Hamdi Tanpınar. Bir diğer şairimiz Faruk Nafız Çamlıbel’dir. İstanbul’da Vefa Lisesi, Kabataş Lisesi ve Amerikan Kız Mektebi’nde öğretmenlik yapar. Çamlıbel ondan etkilenen, Kayseri’de öğrencisi olan Behçet Kemal Çağlar ile yıllar sonra aynı antolojilerde bir araya gelecektir. Anacağım isimler arasında biri var ki onun hocalığı unutulacak gibi değil. Kastamonu Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra başlayan öğretmenliğini vereme yakalandığı yıllarda tedavisi sürerken bile ara vermeden sürdürecek kadar öğretmeye ve öğrencilerine tutkuyla bağlıdır.

Rıfat Ilgaz “Çocuklarım” şiirinin ilk dizesinde öğrencilerine “yoklama defterinden tanımadım sizi/benim haylaz çocuklarım” diyerek onların hayatlarının tam da içinde olduğunu anlatır bize. Ezber bozan, haylazlık yapan, bir o kadar merhametli, sorgulayan soruşturan insanlara dönüşür onun öğrencileri… “Hababam Sınıfı”ndakilerin hepsine dokunmuştur Ilgaz. ‘Bizim çocuklar’ yapmıştır hepsini.

Yine 1930’lu yılların başında Ermeni Yetim Mektebi’nde öğretmenlik yapan Sait Faik Abasıyanık babasının işleri yüzden mesleği bırakır ve ilginçtir sonrasında şu cümleleri kurar: “Anladım ki öğretmenlik benim harcım değildi.”…

Bu cümlenin samimiyeti çok açıktır. Şairin (ki bu metinde yazarları dahil etmedik) kendi yazınsal üretiminin yanında bu kadar dinamik bir mesleği sürdürebilmesi mümkün olamayabilir, anlaşılır. Biz burada şair kimliği ile öğretmen kimliği birbirini tamamlamış, bir insana dokunmanın, o dokunuşla sanata, edebiyata dair izler bırakarak rol model alınan belli başlı şairlerimizden söz açtık. Eksik bıraktıklarımız elbette olacaktır.

Modern Türkçe şiirin en özgün şairlerinden biri olan Behçet Necatigil’in birçok farklı okulda öğretmenlik yapmasına rağmen 15 sene (1945- 1960) edebiyat öğretmeni olduğu Kabataş Lisesi ile özdeşleştiğini ve Madımak’ta öldürülen Metin Altıok’un Bingöl Lisesi’ne damga vuran felsefe öğretmenliğini de ekleyerek onları bambaşka bir hürmetle anıyoruz. Günümüz şairlerinden Metin Kaygalak, Altıok’un öğrencisidir ve hocasına dair şu cümleleri kurar: “1980 darbe sonrası tüm toplumda estirilen bir milli güvenlik sendromunun orta yerinde, bir tür vaha gibiydi onunla ilişkimiz.” Bir insana dokunmak…daha nasıl olabilir?.. Ya kıymetlimiz Gülten Akın. Anadolu’nun köşe bucağında bir konar geçer olarak geçen yıllar boyunca yoksulluğun öğretmeni; öğrencilerinin küçücük dünyalarına kendilerinden büyük pencereler açan, onurlu insanlığın içinden onurlu insanlara seslenen şair. Ne çok sevdik onu. Şimdilerde ise aramızda olan ve Türkçe şiir antolojisi içinde yer alan birçok şairin öğretmenliğini biliyoruz. Kimi emekli olarak yazınsal üretimlerine devam ederken kimi hali hazırda öğrencilerine başka dünyaların kapılarını açmak için okullarında. Bilgim dahilinde olan, bir nefeste sayabileceğimiz bu şairlere de selam ederek bitirelim…

Arife Kalender, Müslim Çelik, Gülsüm Cengiz, Mustafa Köz, Çiğdem Sezer, Asuman Susam, Şeref Bilsel, Zeynep Uzunbay, Ali Ayçil, Gonca Özmen, Faris Kuseyri, Veysi Erdoğan, Ercan Yılmaz, Şeyda Üzer, Serap Erdoğan, Hicran Aslan, Beşir Sevim, Nilüfer Altunkaya, Ercan Yılmaz ve Betül Tarıman.

Yazarın Diğer Yazıları
Âşık Kemal Üzerine Bir Bahar Denemesi

Edebiyat tarihimizin arka bahçelerinde en fazla dedikodusu edilen mesele “şairlik” üzerinedir desek buna pek itiraz olacağına ihtimal vermiyorum. Şiir yazamadığı için eleştirmen ve/veya denemeci olduğu varsayılan isimlere göndermeleri olan -ya da açıktan söylenen- nice yazı üretilmiş bir yerlerde. Şair olarak anılsa da “şairliği” her defasında sınanmak suretiyle yazan üreten birçok imza var. Her ne hikmetse […]

Devamını Oku
Gözlerimizdeki Şimşek Şiire Armağandır

İkibinlerin başında akademik çalışmamın omurgasını oluşuracak bir söyleşiler serisi yapıyordum şair kadınlarla ve o günlerde Gülseli İnal ile konuşurken; onun, kendine özgü tavrı ve coşkusuyla “Bu yüzyıl kadınların yüzyılı olacak Betül bunu engelleyemecekler.” demişliğini, gözlerinde çakan şimşeği -üzerinden çok seneler geçmiş olsa da- ara ara hatırlarım. Modern şiir tarihimizden bir ezber cümle gibi dillendirilen “bir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku