Ayşen ŞAHİN
Tüm Yazıları
Sabırla koruk…
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sabırla koruk…

Biz çalışkan kadınlardık: ben ve ahretliğim. 7 yaşımızdan beri ‘ahretliğim’ deriz birbirimize, eskiden, biz çocukken bu lakap komikti, dostluğun 40’ıncı senesi itibarıyla artık gerçekçi oldu. Erken yaşlarda başladık çalışmaya, emekçiliğimizin ilk yılarından beri bir ev almaya niyetliyiz Seneler geçtikçe niyet hayal oldu. Çok uzun zamandır çalışıyorduk ama ahretliğimin çocuk okulda düştüğünde müdürü “Çocuk düşe kalka […]

Biz çalışkan kadınlardık: ben ve ahretliğim. 7 yaşımızdan beri ‘ahretliğim’ deriz birbirimize, eskiden, biz çocukken bu lakap komikti, dostluğun 40’ıncı senesi itibarıyla artık gerçekçi oldu.

Erken yaşlarda başladık çalışmaya, emekçiliğimizin ilk yılarından beri bir ev almaya niyetliyiz

Seneler geçtikçe niyet hayal oldu. Çok uzun zamandır çalışıyorduk ama ahretliğimin çocuk okulda düştüğünde müdürü “Çocuk düşe kalka büyür, her düştüğünde izin mi kullanacaksın?” dediğinde, babam hastaneye kaldırıldığında işten fırladım diye ihtar çektiklerinde, onura denk gelen yerinden emekçilik bağımız zedelendi. EYT’liydik ama emekli maaşıyla yaşamamızın da imkanı yoktu, çalışmak zorundaydık. Biz de ev alamayan bütçelerimizi birleştirip bir iş kurduk. Maliye, muhasebe anlamayız ama çalışkanız işte, ona güvendik. Bahçesi olan bir giriş daireyi kütüphaneli kafeye çevirdik. Tavana kadar kitap koyduk, bolca da ders kitabı. Gençler gelsin çalışsın. Kitapları satın da alabilsinler dedik, bir nevi sahaf. Arkadaki geniş odayı atölye yaptık. Söyleşi, seminer, kitap lansmanı; buyursunlar. Güzelce dekore ettik, duvarlarına çizimler yaptık. Mütevazı ama güzel ve şık oldu. Dört de personelimiz oldu; yemek, servis, kasa, temizlik… İki de biz varız. İş gücümüz sağlam. Gelirimiz çalışırken kazandığımızdan fazla değil ama sonuçta artık kimseden izin alırken gurur sınavına girmiyoruz. Maruz kalmak istemediğimiz davranışa ekip arkadaşlarımızı maruz bırakmıyoruz. İyiydik. Ama altıncı ayda kasa açık verdi. Biz zaten anlamıyoruz pek bu işlerden ama sanki biri kasayı tırtıklıyor gibimize geldi. Konduramıyoruz da kimseye. Ahretliğim, dedi “Dayımı arayalım o çözer.” Dayısı emniyetten ya da maliyeden değil. Matematik öğretmeni. Bizim sınıfın dersine de girmişti birkaç sene. 40 sene öğretmenlik yaptı Mehmet Amca. Kural bozan, yasa tanımayan, yaramazlığı kötülüğe kayan her gence sabırla eğilir, hayatın gerçeğini kuralınca öğretir. Suçu en nahif haliyle itiraf ettirir. Öğretmen, sadece derse değil hayata eğitir diye düşünen çınarlardan. Ondan öğrendik mesela, arkadaşını ihbar etmek muhbirliktir ama vakaya göre değerlendirilir. Kamu güvenliği söz konusu ise ayrı vakadır, yaramazlık vaziyetinde ayrı. Suçunu kabul etmek, başkasına suç atmaktan yeğdir. Suçtan uzak durmak ise en büyük erdem. Suçun büyüğü ve küçüğü olur denmez; bir kere suç işleyenin, bedel ödemezse izanı bozulur. Bunları hep kıssadan hisse anlatırdı bize.

Ortaokuldaydık. Ailesinin hali vakti yerinde, kendisinin eğitimi vahim halde bir çocuk vardı sınıfta.

Sert hareketler, asarım keserim tavırlar, orantısız güçte el şakaları vs. Uzak dururduk ondan biz kızlar

Sınıf kapısının kulbunu kırmıştı bir gün, elindeki kapı kulbunu mınçıka kullanır gibi hareketlerle tehditkâr biçimde üzerimize savuruyordu. Kapı da kapalı kalmış, sadece kulbu takıp o açabiliyor. Kapıyı açmak için bir sürü emirler, istekler yağdırıyordu. Mehmet Hoca’yı görmedi, Hoca arkasından sessizce yaklaşıp “Hele bana da bir göster bakalım nasıl yapıyorsun?” deyiverdi. Bir öğretmenin karşısında çekinerek yapıldığında biraz önce tehdit olan hareket absürt bir komediye dönüyor tabii. Mehmet Hoca aldı kulbu elinden, “Böyle miydi?” diye aynı onun hareketleriyle savurmaya başladı. Hissettirdiği tehdidi hisseden şimdi çocuğun kendisiydi. “Devlet malına zarar vermiş olmasan, profesyonelleşmek için bol bol antreman yap derdim ama bu devlet malı.” dedi Hoca. “Neyse parası veririz.” dedi çocuk, kuyruğu dik tutmaya çalışarak. “Öyle parasını veren kamu malına zarar verebilme hakkına sahip olsaydı, parası olan biri doğum gününde eğlencesine otobüs yakar, bir diğeri asfaltı patlatırdı. Kamu malına zarar veren, o malı kullanması gereken tüm insanların kullanamamaktan doğan zararıyla birlikte cezalandırılır.” dedi hoca. “O zaman iki tokat at da ödeşelim.” dedi zırzop. Mehmet Hoca, “Bir hocanın iki tokadıyla ödeşiliyor olsa bunca mahkeme, hâkim, savcı ne iş yapar?” dediğinde anlamıştı çocuk artık mevzunun ciddiyetini, suç ile kabahat arasındaki farkı. O günden sonra Matematik dersinde hocayla yüz yüze gelmemek için sırtını duvara dayar, yana bakar oldu. Bir gün yastıkla geldi Mehmet Hoca, gidip sırtına koydu ve “Sırtın üşüyor duvardan, öksürüğün bak ciğerden geliyor. Yastık koyalım, soğuk çekmesin.” dedi. Hiçbir şey diyemedi oğlan, başını eğmekten başka bir şey yapamadı. O haşarı herif bir sürü vukuatın ardından evrildi. Derece yaptı üniversite sınavında, ODTÜ’ye girdi. Mezunlar gününde Mehmet Hoca’nın ellerine yapışıp anadan babadan görmediği sabrı gösterdiği için minnetlerini ilettiğinde, Mehmet Hoca gülerek zor matematik problemlerini bize sevdirmek için kullandığı cümleyi tekrarladı: Sabırla koruk, helva olur.

Sınıfta ufak tefek şeyler kaybolurdu. Markalı basmalı kalem, eşofman üstü, hesap makinesi… Ders sonu herkesle tek tek konuşurdu Mehmet Hoca, baş başa beşer dakika, kaybolan eşya kaybedenin sırasına geri gelirdi ertesi gün. Çalanı ele vermezdi, “O yaşta karşılanamayan ihtiyaç yolu şaşırtabilir ama daha yolun başındasınız, maksat öğrenmek, işimiz öğretmek.” derdi. İşte o yüzden “Dayımı çağıralım.» dedi ahretliğim. Çaktırmadan konuşsun herkesle, o anlar.

Geldi Mehmet Hoca, misafirimiz olarak. Tanıttık ekibe, kahve ısmarladık ona. Biz işimize döndük. O da çaktırmadan tek tek sohbet etti herkesle. Sonra bize geldi. Hele bir fişleri, adisyonları, gelire gidere dair neyiniz varsa getirin bakalım, dedi. Bir çay birkaç da saat istedi.

Akşam oldu dükkanı kapatacağız. Herkes çıktı. Mehmet Hoca bizi oturttu karşısına. “İyi haber; herkes çok temiz insan, kasaya el süren yok.” dedi. Derin bir nefes aldık. “Kötü haber; hırsız artık tanımlanabilir, yakalanabilir ve itiraf ettirilir biri değil. Gideriniz bir anda artmış, sizin fiyatlar aynı kalmış. Kitap alınamaz olunca, ihtiyaca dayalı ufak kamulaştırmalar yaşanmış, bazı kahveler içilmiş, sizin ikramınız bol olmuş demek, bir vesile parası ödenmemiş. Gediğiniz büyümüş, gelir gideri kapatmamış. Hepsi bir ayda hissedilmiş. Matematik benim işim, nereden ne kadar zarar var hesaplarım ama bu tip bir hırsızlığı ben de ömrümce yaşamadığımdan kime neyi nasıl öğreteceğim, nasıl çözülecek, bu sefer çaresizim. Affedin.” dedi. Sırtımızı şefkatle sıvazladı, teselli eder gibi değil, tesellisi yok, geçmiş olsun dercesine.Öyle çöktük geride bıraktığı hesap kitap kağıtlarının olduğu masaya. Zam yapmak zorundayız, kitaplara alarm takmak, kamera sistemi kurmak, ısmarlamayı kesmek… Hiç istemediğimiz işler. Toparlanırken para çıktı kağıtların altından, ikram ettiklerimizi ödemiş hoca, bir de not bırakmış: “Öğretmek işinin artık para etmediği bu hayatta, probleminizi çözemeyen bir matematikçiye onca çay kahve, tatlı ısmarlamanız bile bir umut oldu, sevgiyle kucaklarım iyi niyetinizi evlatlarım.” yazmış bize.

Biz büyüdük ve eğitilmez, çözülmez oldu dünya, hocaların hocası için bile. Demek koruğa sabır dışı bir yol gerek artık.

Yazarın Diğer Yazıları
Adınla Yaşa

Eda, elindeki pusette on günlük bebeğiyle ailesinin evinin kapısını çaldı. Taksicinin valizleri bagajdan indirdiğini gören annesi derin bir nefes alıp içinde köpüren tüm soruları yuttu, bütün gücüyle yüz kaslarını kontrol etmeye çalışarak gülümsedi. Sessizce içeri aldı valizleri. “Aman da torunuma, hanimiş bu evin en küçük hanımı, hanimiş anneannesinin göz nuru…” diye sevmeye başladı. Dayanamayıp pusetten […]

Devamını Oku
Sabırla koruk…

Biz çalışkan kadınlardık: ben ve ahretliğim. 7 yaşımızdan beri ‘ahretliğim’ deriz birbirimize, eskiden, biz çocukken bu lakap komikti, dostluğun 40’ıncı senesi itibarıyla artık gerçekçi oldu. Erken yaşlarda başladık çalışmaya, emekçiliğimizin ilk yılarından beri bir ev almaya niyetliyiz Seneler geçtikçe niyet hayal oldu. Çok uzun zamandır çalışıyorduk ama ahretliğimin çocuk okulda düştüğünde müdürü “Çocuk düşe kalka […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku