Ayşen ŞAHİN
Tüm Yazıları
Adınla Yaşa
Ana Sayfa Tüm Yazılar Adınla Yaşa

Eda, elindeki pusette on günlük bebeğiyle ailesinin evinin kapısını çaldı. Taksicinin valizleri bagajdan indirdiğini gören annesi derin bir nefes alıp içinde köpüren tüm soruları yuttu, bütün gücüyle yüz kaslarını kontrol etmeye çalışarak gülümsedi. Sessizce içeri aldı valizleri. “Aman da torunuma, hanimiş bu evin en küçük hanımı, hanimiş anneannesinin göz nuru…” diye sevmeye başladı. Dayanamayıp pusetten […]

Eda, elindeki pusette on günlük bebeğiyle ailesinin evinin kapısını çaldı. Taksicinin valizleri bagajdan indirdiğini gören annesi derin bir nefes alıp içinde köpüren tüm soruları yuttu, bütün gücüyle yüz kaslarını kontrol etmeye çalışarak gülümsedi. Sessizce içeri aldı valizleri.

“Aman da torunuma, hanimiş bu evin en küçük hanımı, hanimiş anneannesinin göz nuru…” diye sevmeye başladı.

Dayanamayıp pusetten Kaşıkçı Elması’nı tutar gibi çıkardı, sarıldı küçücük bebeğe, kokusunu içine çekti.

İsim işi olmadı yani öyle mi?” dedi sonra Eda’ya.

“Olmadı.” dedi, Eda.

Annesi Latife Hanım, hiç öyle “Kırkı çıkmadan bebek evden çıkarılmaz, on günlük bebekle koca terk edilmez.” nasihatları çekecek kadın değildi.

O da Eda’yı göreve giderken yolda erken doğurmuş, doğum izni bitince bakacak birini bulamadığı zamanlar göreve yanında taşımıştı. Emekli savcıydı; eğitimliydi, bilgiliydi, örfleri adetleri sorgulamadan uygulamazdı. Genel kanılardan ziyade bilimsel gerçeklere önem verirdi. Toplumun her kesimiyle muhatap olduğundan toplumun değer yargılarının nelere mal olduğuna fazlasıyla şahit olmuştu 37 yıllık meslek hayatında. Emerken uyuyakalan bebeği annesinin yatağına yatırıp sessizce misafir odasına geçtiler, valizleri açmaya.

“Neler oldu?” sorusu eninde sonunda gelecekti. Eda beklemeden anlatmaya başladı.

“Asıl çocuğu isteyen benim, kız çocuk çok isteyen benim, riskli gebelik dediklerinde riski alan benim, avuç avuç ilaçla aylarca sabreden benim, çatlayan vücut benim, dokuz ayda üç beden şişen benim, on iki santim açılarak doğuran benim, memesi zonklayan, uçları kanayan benim ama neymiş, benim bulduğum isim olmazmış, hem kızımız da ismini babası koysun istermiş, benim bulduğum isimle bu çocuk bu toplumda çok zorlanırmış bilmem ne, asla ikna olmadı. Toplumda çok zorlanır, ne demek ya anne? Biz zorlanmadık mı, hâlâ zorlanmıyor muyuz? Somut koşullar bu, kız çocuk bu toplumda illa zorlanacak. Benim yetiştirdiğim çocuk dayanır diyorum, bir alan açmış olur kendine diyorum, böylelikle farkındalığı erkenden gelişir diyorum, her şey bir yana benim kızım imkansız denilen şu rahimde büyüdü, anne için riskli denilen gebelikten beni de iyi ederek doğdu, kızım adını hak ediyor. Böyle ‘ne derler’e teslim olacak bir adamla evlenmedim ben. Ben onu ezberleri yıkabildi diye sevmedim mi? Ne derler demedi, erkeklik taslamadı, boş gurur yapmadı diye sevdim. Bu adamı tanıyamıyorum sanki. Tarık hayatında ‘elalem ne der’ diyecek adam mıydı?”

Eda, yüksek ziraat mühendisiydi. 8 sene özel sektörde çalışıp biriktirdiğiyle 3 dönüm arazi almıştı, iklim krizine karşı yeni tarım yöntemleri deniyor, yerli tohum, susuz tarım, kompost gibi konulara çalışıyor, bir yandan da ürettiklerini yarattığı markasıyla satıyordu. Üç dönümü satıştan gelenle üç yılda on yedi dönüme kadar büyütmeyi başarmıştı. Tarık ise traktör tamircisiydi, sadece traktör değil; pulluk, biçerdöver, silaj, freze hepsinden anlardı.

İş gereği tanışmışlardı. İkinci el makineler ve traktör sürekli sorun çıkarıyordu, haliyle uzun sohbetlere vakit oluyordu. İkisi de toprakla uğraşmayı, hasat dönemlerini, kır manzarasını, Neşet Ertaş’ı ve The Doors’u, polisiye kitapları ve tarihi filmleri seviyorlardı. Her tamire “Aman canım lafı mı olur, ne parası, zaten basit bir şey, hem de muhabbet etmiş olduk işte ne güzel.” diyen Tarık, motor arızasında da aynı cümleyi kurunca Eda duruma uyanmış, bu yakışıklı, çalışkan, dürüst adamın kendisine olan duygularını hissetmişti. Motor dediğin öyle canın sağ olsunluk bir iş, bedel değildi. Ama işte kırsaldaydılar, nerede görülmüş, duyulmuş mühendis hanım ile bir tamirci? Adamın hislerini asla açıklayamayacağını düşünen Eda, Tarık’a doğum gününde Aleksandra Marinina romanını hediye edip içine “Bazı şeyleri sınıfsal olmaktan çıkarmak iki kişilik örgütlerle dahi mümkündür.” notu iliştirmişti. Notu anladığı takdirde Tarık’ın doğru adam olduğuna dair aklında hiç soru işareti kalmayacaktı. Tarık “Notunuz üzerine düşündüm Eda Hanım, bazı şeylerin yanıtı tarlanızda.” dediğinde çok utanmıştı. Bu girişimi Tarık’ın profesyonelce savuşturup aralarındaki iş ilişkisini hatırlattığını düşünmüştü. Oysa tarla el yazısı ile «Aşk» yazacak şekilde biçilmiş halde onu bekliyordu. Böyle romantik bir hikâyeyle başlamıştı ilişkileri; bir yüksek ziraat mühendisi ve bir traktör tamircisi… Elbet «Okumuş kadınsın, başka kısmet bulamadın mı?» diyen seviyesizler, “Davul bile dengi dengine” diyen hadsizler olmuştu, vız gelmiş tırıs gitmişlerdi. Bir gün bile sıkılmadan, pişman olmadan, sevgi, tutku, uyum ve aşkla yıllar geçmişti ama işte sorunsuz ve mutlu devam eden evlilikleri yeni gelen bebekle taçlanacağına, çıkan isim tartışması yüzünden çatırdıyordu.

“Bu kız Zafer’in ta kendisi değil mi anne?” dedi Eda.

Zafer koymak istiyordu kızının adını.

“Bu çocuk başardı Tarık, doktorlar imkansıza yakın diyordu, başardı. Bu ülkede her kız çocuk beş sıfır geride çıkıyor sahaya. Her şeyine karışıyorlar; yürümesine, giysisine, okuluna, mesleğine, zevklerine, aşkına,
sevgilisine, her şeyine. Sınırlar çiziyorlar kadınlara, mesleklerini, gidecekleri semtleri, gezecekleri saatleri belirliyorlar. Ona rağmen milyonlarca kadın, istediği işte çalışmakta, sevdiğiyle birlikte olmakta, dilediğiyle gezmekte, sokakların kaçağı değil sahibi olmakta ısrar ediyor, kazanıyor da. Bir erkeğin hayatının olağan akışını yaşamak bir kadın için binlerce zafer kupası. Kızımın adı Zafer olacak, zafer başarı demek, utku demek, neden erkek adı olsun? Niye en güzel duygular erkeklere isim olsun? Yiğit; güçlü, yürekli, kahraman demek, neden kadın adı olamıyor, Çağdaş niye erkek adı, biz başka çağın kadınları mıyız? Savaş ve Barış neden erkek ismi? Biz kadınlar her gün savaştayız ve barışı savunan da hep biz değil miyiz? Kızımın adı Zafer olacak, ömrünce yenilmesin diye. İnsanlar kızıma baktıkça ‘Gerçekten de Zafer ismi ne çok yakışıyor kadına’ diyecekler.”

Bebek doğalı on gün olmuştu. İlk gün doğumu sağ salim atlatmanın, bebeği kucağa almanın mutluluğu, ikinci gün hastaneden eve çıkma telaşı derken iyi geçmiş, sonrasında aylardır süren tartışma her geçen gün, her fırsatta daha da alevlenmişti. Bebeğin hâlâ adı yoktu.

Annesi Eda’ya “Seni en iyi ben anlarım, şu an akıl verilecek değil, ardında durulacak bir dönemdesin, sen nasıl istersen öyle olsun.” demişti ki kapı çaldı.

Tarık.

Latife Hanım ne yapacağını bilemedi, Tarık’ı severdi ama sıcak bir karşılama Eda’yı kızdırabilirdi, çok soğuk karşılama Tarık’a ayıp olurdu. En iyisi hemen Eda›ya seslenmek diye düşündü. Kızına hak veriyordu ama kızından eve dönmesini değil, Tarık’ı ikna etmesini, damadını değiştirmesini, dönüştürmesini umuyordu. Öyle bir kız yetiştirmiş olmayı umuyordu. Adaletin adalet olduğu zamanlarda görev yapmıştı. İkisini de karşısına alıp konuşarak adil bir sonuca ulaştırmayı bilirdi. Lohusalığı da gayet iyi bildiği gibi. O yüzden sessiz kalmayı tercih ediyordu.

Dışarıdan bakanlar alev topunu, anneler içerinde yuvarlanan kristalleri görür.

Eda ve Tarık kapıda bir dakika kadar birbirlerine baktılar konuşmadan. Sessiz altmış saniye azımsanacak bir süre değildir.

Elini cebine attı Tarık, bir kimlik çıkardı, uzattı:

“Her şeye, hep iyi direnirsin Eda. Seninleyken direnebiliyor insan. Biz beraber direndik bunca zaman. Olmaz denilen bir aşkla, imkansıza yakın denilen bir çocuk getirdik dünyaya. Haklısın. Zafer, direnenlerindir. Buyur, kızımızın kimliğini çıkarttım. İnsan bir kere kokusunu alınca Zafer’in bir daha onsuz olamıyor. Evimize gidelim mi hep bir?”

Yazarın Diğer Yazıları
Adınla Yaşa

Eda, elindeki pusette on günlük bebeğiyle ailesinin evinin kapısını çaldı. Taksicinin valizleri bagajdan indirdiğini gören annesi derin bir nefes alıp içinde köpüren tüm soruları yuttu, bütün gücüyle yüz kaslarını kontrol etmeye çalışarak gülümsedi. Sessizce içeri aldı valizleri. “Aman da torunuma, hanimiş bu evin en küçük hanımı, hanimiş anneannesinin göz nuru…” diye sevmeye başladı. Dayanamayıp pusetten […]

Devamını Oku
Sabırla koruk…

Biz çalışkan kadınlardık: ben ve ahretliğim. 7 yaşımızdan beri ‘ahretliğim’ deriz birbirimize, eskiden, biz çocukken bu lakap komikti, dostluğun 40’ıncı senesi itibarıyla artık gerçekçi oldu. Erken yaşlarda başladık çalışmaya, emekçiliğimizin ilk yılarından beri bir ev almaya niyetliyiz Seneler geçtikçe niyet hayal oldu. Çok uzun zamandır çalışıyorduk ama ahretliğimin çocuk okulda düştüğünde müdürü “Çocuk düşe kalka […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku