Kaan Murat YANIK
Tüm Yazıları
Bir Sabah Şarkısı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Bir Sabah Şarkısı

Sabah ezanı okunmaya başladı mı, 1985 model mavi Vosvos’umun altından çıkar, mahmur adımlarla en yakındaki olan çöp kutusuna yürürüm. Güneşin portakal ışıkları henüz dökülmemiştir sokaklara. Biraz kulak kabarttığımda apartmanlardan gelen uyku baloncuklarının patlamalarını, zır zır öten alarm seslerini, bazen de sosyete olduğunu tüm İstanbul’a ilan eden teyzenin son ses çaldığı Chopin’i duyarım. Bu teyzenin bana […]

Sabah ezanı okunmaya başladı mı, 1985 model mavi Vosvos’umun altından çıkar, mahmur adımlarla en yakındaki olan çöp kutusuna yürürüm. Güneşin portakal ışıkları henüz dökülmemiştir sokaklara. Biraz kulak kabarttığımda apartmanlardan gelen uyku baloncuklarının patlamalarını, zır zır öten alarm seslerini, bazen de sosyete olduğunu tüm İstanbul’a ilan eden teyzenin son ses çaldığı Chopin’i duyarım.

Bu teyzenin bana musallat olan şişko bir kedisi var ki sormayın. Kadın her gün paket paket mama taşır, yine de doyuramaz bu tüy torbasını. Adını da Çarliston koymuşlar. Ne Çarliston’u, bildiğin patates. Ne zaman oradan geçsem cama çıkıp kur yapar bana Çarliston. Tabii pek yüz vermem!

Neyse, aşağı sokakta sabahın ilk zerrelerini efkârlı nidalarıyla karşılayanlar vardır, tek tük. Uzakları izlerler. Ağızlarından dumanlar tüttürerek daima uzakları…

Uykusuz çehreler, kan çanağına dönmüş gözlerle telefonda konuşan âşıklara da değinmek lazım. Evdekilerden gizli, pencerelerde fısır fısır konuşurlar. Sevgililerine benden söz ederler.

“Ay sokakta bir kedi yürüyor, çok şirin. Ama biraz sıska gibi.”

“Biz de evlenince mutlaka bir kedi alalım eve ha…” “Bazen maymundan bile komik oluyorlar.” Nevinden cümleleri duymamazlıktan gelirim. Çünkü bilirim ki konuşacakları mevzu bitmiştir ve bana sarıyorlardır. Canları sağ olsun. Lakin ara sıra camdan yiyecek bir şeyler de atsalar fena olmaz hani.

Çöp kutusunun olduğu sokak, eski bir camiye çıkar. Üç beş yaşlı amca, sabah namazlarını eda edip tekrar uykularına yollanırlarken şefkat ile umursamazlık arası bir ifadeyle bakarlar yüzüme. Pek aldırış etmem. “Allah kabul etsin abiler.” diyemeyeceğime göre…

Biz kedileri pisboğaz olarak tanırlar. Adımız çıkmış bir kere. İnsanlar, nerede çöp kutusu görseler, orada mutlaka kediler var diye veryansın ederler. Lakin hiç düşünmezler; elde yok avuçta yok, sokak kedisiyiz bir kere. Çarliston şişkosu gibi kapağı atamadık ki zengin bir eve… Biz de isterdik sıcak kalorifer peteğinin üstüne tüneyip melül melül camdan dışarısını temaşa etmeyi, envai çeşit aromadan müteşekkil mamalardan gömüp tembel tembel uyuklamayı. Amma gel gör ki vaziyetimiz bu…

Şükürsüzlük yaptığım düşünülmesin ha. Her zaman beterin beteri olduğunu bilirim. Misal bazen arkadaşlarım ziyaretime gelirler uzaklardan. Anlattıklarına göre öyle yerler varmış ki, kediler çöp kutularını insanlarla paylaşırlarmış. Aslında biz kedilerin çöpleri karıştırdığımızdan rahatsız olacakları yerde insanların çöp karıştırmalarından rahatsız olsalar ne güzel olur.

Çöp kutusunun arkasındaki apartmanda bir de köpek oturur. Adı Haydut, başımın belası! Her sabah ben bitirene kadar havlayıp burnumdan getirir Bir Sabah Şarkısı kahvaltımı. Yediğimden de bir şey anlamam onun yüzünden. Geçenlerde parkta karşılaştık bununla, karşısına çıkıp “Derdin ne yavrum, sorunlu musun her sabah her sabah bağırıp duruyorsun?” diyecektim de malum sıkletimiz farklı… Mazallah kafası bozulur mozulur yok yere veteriner eline düşmeyelim.

Her sabah yakındaki çöp kutusunun menüsüne bakarım, ne var ne yok diye. Menüyü beğenmezsem bir alt sokaktaki çöplere giderim. Ekseriya, önlerinde pahalı arabaların olduğu apartmanların çöplerini tercih ederim. Ya da yeni evlenmiş çiftlerin pencere diplerini. Cicim ayları olduğu için gereğinden fazla abur cubur, çikolata, envai çeşit yiyecek alıp, yarısını bitirmeden çöpe atarlar; bana da ziyafetin kapısı açılır.

O gün yine menüyü beğenmeyip sahile inen yokuşun başındaki çöp kutusuna gittim. Ton balığı, tavuklu sandviç, tarihi geçmiş kedi mamaları… Zenginlerin çöpleri de başka oluyor canım. Hemen davranmadım yemeğe. Her ne kadar sokak kedisi de olsak yemek adabını bilirim. Büyük dedem Osmanlı zamanında bir Paşa’nın köşkünün kedisiymiş. Paşa ölünce dedem de sokakta bulmuş kendisini. Ezelden sokak kedisi değiliz anlayacağınız, görmüş geçirmişliğimiz var. Babam övünüp dururdu büyük dedemle. Ama onun da ömrü bu sokaklarda geçti. Hem anne tarafından Ankara Kedileri ile de akrabalığım var. Annem Ankara’da yaşıyormuş, memur bir ailenin yanında. Bu aile Kadıköy’de tanıdıklarını ziyarete gelmişler bir gün. Annem orada görmüş babamı, hemen âşık olmuş, aylardan mart! Babam da alıp kaçırmış. Sonraları çok pişman olmuş tabii lakin iş işten geçmiş.

Hmm yemek adabı diyordum… Evvela süt kutularının diplerini güzelce dilimden geçirdim, ardından kedi maması, çikolatalı olanından, en sonunda da ton balığı. Ton balığı konservelerini Can diye hormonlu bir genç yer en çok, bilirim. Şu kırmızı taşlı apartmanda oturur. Bu oğlancık iki yıldır karşı sokaktaki eczanede çalışan kızın peşinden koşturup durdu. Ben şahidim ağlayıp sızlamalarına. Hemen her gün eczaneye gidip fitil de dahil olmak üzere aklına gelen bütün ilaçları alıyordu kızı görmek için. Boşa gitmesin diye de kullanıyordu herhalde bir kısmını. Neyse sonunda kız kabul etti bununla sevgili olmayı. Lakin bizim süzme yoğurt Can, sevgililer gününde hediye olarak kızın yakasına çeyrek altın takınca ayrıldılar. O geçti yanımdan şimdi. Neyse, tam “Karnım doydu, şöyle gölgelikte bir yerde mayışayım.” diyordum ki zangır zangır titremeye başladım.

Onu gördüm! Boynunda eflatun renk kurdele, upuzun beyaz tüyleri ve kehribar sarısı gözleri… Masallardan fırlamış gibi. Ah o ne çalım, o nasıl bir kuyruk sallayıştır.

Çarliston da kedi bu da öyle mi ?

Bu başka bir şey. Mitolojik bir hayvan gibi.

Kim demiş kediler parfüm sürmez diye. Ah bu ne koku…

Tüm balıklar kokularının boynu büküktü artık, bu kokudan sonra…

Ve tüm kediler mânâsızlaşıyordu, gitgide. Yanında, gözlerinde kocaman gözlükleri, kulaklarında aynı oranda büyük kulaklığıyla sahibi… Besbelli sabah gezintisine çıkmışlardı. Yürümeye devam ettim. Beni görmüyordu, patileri ışıl ışıl parlıyordu, gözümü aldı. Peşlerinden sahile indim. Kim demiş kedilerin kalbi olmaz diye! Tüylerimin titreyişini görseniz, aynı anda çalınan yüzlerce davul vardı sanki içimde. O an neler düşündüm, neler.

Desem ki; “Ver patini bana, şöyle uzaklara gidelim. Belki sokaklarda beraber yatar, çöplerden birlikte besleniriz ama seni çok severim.” Acaba ne der? Tam kafam bu düşüncelerle köpürürken sahibi bir anda ona, “Hızlı yürü Snow.” dedi. Adı Snow’du, yani kar. Yaz ortasında başımda kutup rüzgârları estiren kedinin adı başka ne olabilirdi ki… Ama ben, Snow değil, Kar diyeceğim ona.

Onlar yokuşu bitiredursun, ben “Kar”la ilgili şiirler yazmaya başlamıştım bile. Arkamda ritmi benim yürüyüşümle aynı olan ayak sesleri duydum, en başta ehemmiyet vermemiştim lakin uzun süredir kulaklarımdaydı bu ses. Hafifçe döndüm arkama, bir delikanlı Kar’ın sahibi olan kızla aynı yaşlarda. Belli ki o da aynı derde düşmüş. Pek bir sevdim keratayı. Süslü püslü zengin çocukları gibi giyinmemişti, bana benziyordu sanki.

Hep beraber sahildeki yürüyüş yoluna vardık. Kar ve sahibi, başka bir delikanlı ve yanında kedisi… Kız çocuğa sarıldı, Kar da çocuğun kedisinin yanına gitti. Arkamdan gelen delikanlı sırtını duvara yasladı, göğsünü iki kez havayla doldurup, geri püskürttü. Ben de aynen katıldım dostuma. Eğilip hafifçe başımı okşadı. “Eyvallah” dedim içimden. O önde, ben arkada yokuş yukarı geldiğim yere doğru yürüdük. Hiç konuşmadık. Sonra o başka yola saptı, dönüp hafifçe gülümsedi.

Vosvos’umun altına geri dönüyordum ki, baktım Çarliston yine pencerede. Hafifçe gerdan kırıp gözlerimi kıstım. Baktım hararetinden camı tırmalıyor, zavallı. “Sakin ol.” dedim. Sahildeki çöp kutusuna bir daha gitmeyeceğim.

Yazarın Diğer Yazıları
Güzeşte

Sadabad’a çıkan yollardaki tüm ağaçlara yetecek kadar muska yoktu fakat yine de İstanbul’un en güzel yerleri bu muskalar olmadan tehlikede olur diye korkuyordu şair. Bu güzel şehrin kutsiyeti onun şiirleriyle ziyadeleşmişti, bu sebeple İstanbul için yazdığı her şiirin ardından yeni bir muska bulmaya çabalardı. Sadabad’a doğru yaptığı uzun yürüyüşlerin ardından kaftanının sol cenabına çaprazlama astığı […]

Devamını Oku
Bir Sabah Şarkısı

Sabah ezanı okunmaya başladı mı, 1985 model mavi Vosvos’umun altından çıkar, mahmur adımlarla en yakındaki olan çöp kutusuna yürürüm. Güneşin portakal ışıkları henüz dökülmemiştir sokaklara. Biraz kulak kabarttığımda apartmanlardan gelen uyku baloncuklarının patlamalarını, zır zır öten alarm seslerini, bazen de sosyete olduğunu tüm İstanbul’a ilan eden teyzenin son ses çaldığı Chopin’i duyarım. Bu teyzenin bana […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku