Halil İbrahim ÖZCAN
Tüm Yazıları
Cihan Oğuz
Ana Sayfa Tüm Yazılar Cihan Oğuz

Senin edebiyat dünyamızdaki cesur yanını hep takdir ederim. İlk şiir kitabın “Ay Işığı Karanlığı Yırtarken”i henüz 20 yaşındayken yayımladın. Gazetecilik yaptın, öğretim üyeliği yaptın… Yani hep yazının içinde oldun. Kitaplarına kitaplar ekledin ve hiç geri çekilmedin. Buradan başlayalım istersen… Öncelikle “geri çekilme” faslından başlayalım. Edebiyatta bu yıl 40. yılım. Bakmayın gencim diye ortalıkta dolaştığıma! Şiir […]

Senin edebiyat dünyamızdaki cesur yanını hep takdir ederim. İlk şiir kitabın “Ay Işığı Karanlığı Yırtarken”i henüz 20 yaşındayken yayımladın. Gazetecilik yaptın, öğretim üyeliği yaptın… Yani hep yazının içinde oldun. Kitaplarına kitaplar ekledin ve hiç geri çekilmedin. Buradan başlayalım istersen…

Öncelikle “geri çekilme” faslından başlayalım. Edebiyatta bu yıl 40. yılım. Bakmayın gencim diye ortalıkta dolaştığıma! Şiir konusunda hiç oportünist olmadım. Popülizme de yüz vermemeye çalıştım. Aslında edebiyatın bir “kurum” olarak görülmesine karşıydım. Ödüller, imza günleri… Bunlarla bağımı koparalı 30-35 yılı geçti. Şiirin değeri bence zor keşfedilmesinde yatıyor. Göze sokulan, popülerleşen ve reklam aracı olarak dolaşıma giren şiir/şair konusunda hep mesafeli oldum. Okurun az ama nitelikli olması iyidir. Binlerce kişinin şiir yazdığını zannettiği bir ortamda kaliteden söz etmek zor. Neden kimse harıl harıl roman, öykü veya deneme yazmıyor, yayımlamıyor da şiir yazıyor? Yanıtı çok basit: Kelimeleri alt alta yazınca onun adı şiir oluyor. Kimsenin de elini tutamazsın ‘yazma!’ diye, o yüzden birbirlerinin berbat şiirlerini okuyup -kendileri de aynı düzeyde yazdıkları içinbirbirlerini pohpohluyorlar. Bu bozuk ortamdan bir nebze olsun kurtulabilmek için bu kez de ödül veya yarışma faslı düzenliyoruz. Berbat yazanlar elensin diye –sözde. Ama bir bakıyorsunuz, en yaşlı veya ölüm döşeğindeki şaire veriliyor ödül. Niçin? Vefa borcu. Şairin buna ihtiyacı varsa, hele hele sağlığında zaten bir sürü ödüle boğulmuş bir şaire bir de “son vazife” olarak ödül veriyorsanız, o noktada aslında siz kendinizi ödüllendirmiş oluyorsunuz. Yarın bir gün o şair öldüğünde, “Bizden ödül almıştı.” çakallığına başvurmak için.

“Şiir ağlama duvarı değildir.” Ben öyle düşünürüm. Sen neler söylersin bu konuda?

Kusura bakmayın, benim bu konuda hiç geri çekilmeye niyetim yok. Edebiyatı şairler arasında “sidik yarışı” olarak gören bir zihniyetin duyarlılıkla hiçbir alakası yok bana göre. Ödül tarihi isimleri çoktan silinmiş şairler mezarlığı gibi. İşin bir de felsefî/ideolojik boyutu var: Eşitlik gibi bir ilkeyle hareket eden şairin, tek gayesi eşitliği bozmak olan ödül kurumuyla ne işi olabilir? Sermayenin, küresel kapitalizmin “en yüce değer” saydığı rekabetçi anlayışa neden bu kadar sığınıyorsunuz? Şairler birbirini çelmeleyerek mi şiir yazmalı? Efendim, şiir okuru giderek azalıyor, bu sayıyı artırmak ve kitabı basılmayan şairlere fırsat tanımak. Günümüzde şiir kitabı bastırmak o kadar kolay ki! Hele hele dijital ortamda kitabı basılmasa da şairlerin şiirlerini yayımlama olanağı o kadar çok ki. Geriye ne kaldı? Şöhret olmak ve tarihe kalmak saplantısı mı? Bunun için şiir yazıyorsanız, hiç yazmayın. Şiirin de bir şerefi var. Ayrıca duygularınızı dökmek için neden sadece şiire başvuruyorsunuz? Düzyazı, deneme, roman, hikâyenin suyu mu çıktı? Ama hayır! Beyefendi veya hanımefendi o kadar ‘donanımlı’ değil; iki lâfı bir araya getirip, kurgu yaparak roman ya da öykü yazamaz. Şiir en kolayı. Her duygulanımı şiir sanıp yazıya dökmek marifetmiş gibi. Şiir ağlama duvarı değildir.

Hayat devam ediyor. Yaşadık bunları ve değişik hallerde de yaşıyoruz.

Edebiyatçılarımızın sermayeye teslim olmasının hiçbir gerekçesi olamaz. Örneğin, 1987-1990 yılları arasında Edebiyat Dostları dergisinde aynı kadro içinde yer aldığımız ve “Natama” gibi çok da kaliteli bir dergi çıkaran Enis Akın, bir bakıyorsunuz Yapı Kredi Yayınları’ndan şiir kitabı yayımlamış! Bunun 25-30 sene önce bizim anladığımız ve benimsediğimiz edebiyat etiği anlayışında hiç yeri yoktu ve eğer bunu o dönem yapsaydı kendisini tefe koyardık. Ama sermayeye zihnen teslim olup da hâlâ toplumsal muhalefet yapmak nasıl bir duygu durum bozukluğudur, inanın hiç fikrim yok! Sanıyorum arkadaşlar benim bu çıkışıma alaycı bir gülümsemeyle karşılık verip kendilerini haklı görecekler, dahası karşı saldırıya geçip zeytinyağı gibi üste çıkacaklardır. Bu anlamda Türk edebiyatı ciddi bir akıl tutulması yaşıyor.

Peki bu ortamda kendi yazdığın şiiri nereye koyuyorsun? Yazdığın şiirleri sen nasıl yorumluyorsun?

Benim şiir anlayışım aslında 1994’te yayımlanmış ikinci kitabım “Hoşbulduk Cehennem”den sonra ironi ile trajedi arasında gidip gelen bir düzleme evrildi. Bundan da hoşnutum. Özellikle “Kendime Savurduğum Hançer” (2004), “Mehteran Bölüğüyle Enternasyonal” (2014), “Allah’ın Sol Yumruğu” (2018) ve “Hayat, Eller Yukarı!” adlı şiir kitaplarımda hayli argo ve küfür içeren dizeler var. Bunu zaman zaman Can Yücel örneğiyle kıyaslayanlar oluyor. Can Baba’yı çok sevmekle birlikte apayrı düzlemlerde olduğumuzu belirtmem gerek. Ayrıca küfür ve argo sinemada, romanda, öyküde var da şiirde olunca niye tuhaf karşılanıyor? Şair Emin Şir, “Hayat, Eller Yukarı!” adlı şiir kitabımı okuduktan sonra bana şunları söylemişti: “Herkes senin için küfürlü şiir yazıyor diyor ama sende muazzam bir sistem eleştirisi var.” İşte zarfı görüp mazrufu atlamak diye buna derim! Dönemsel bir şiir deneyimliyorum. Geçici olmasını çok arzu ederdim ama kâbus bir türlü bitmiyor. İroninin, mizahın yelpazesi çok geniş. Bunu tarihsel olan’ın içinde hortlattığınız zaman çok hazin ama bir o kadar da keyifli bir şiir ortaya çıkıyor. Her yaşımızın şiirini yazdım, içim rahat. Özgünlük her zaman öncelediğim bir şeydi. Herhangi bir dergide şiirim yayımlandığında, altında imzam olmasa bile şiirle yakından ilgilenen herkesin o şiirin bana ait olduğunu bilmesi benim için en büyük ödüldür.

“Sermaye dergileri geleneksel
‘sivri dilli’ eleştiriyi yok etti”

Eleştirilerinde kullandığın “dil” üstüne tartışmalar yarattın. Günümüzde eleştirinin etkili gücünün olduğunu düşünüyor musun?

Bu soruya evet, diye cevap vermeyi çok isterdim. Fakat sermaye toplumsal tepkinin dilini de törpüledi. Maalesef sermaye dergileri geleneksel ‘sivri dilli’ eleştiriyi yok etti. Artık büyük edebiyat dergilerinde polemiklere, sert eleştirilere ve yapıt üzerinde nitelikli çözümlemelere pek rastlayamıyoruz. Örneğin, daha kitabı yayımlanmadan bir yazarın dosyasının belirli eleştirmenlere veya kitap tanıtma yazarlarına gönderilip o kitap hakkında değerlendirme -daha doğrusu ‘övgü’ dolu yazılar- yazılması hâlâ alışamadığım bir şeydir. Bunu sindiremiyorum bir türlü. Niçin sorusu aklımı tırmalıyor. Günümüzde ne yazık ki kitap eleştirisi yerini kitap tanıtma ve cilâlama faaliyetlerine bıraktı. Bu da aslında o çok şikayetçi olduğumuz küresel sermayenin bir taktiği. Onlar kendi rekabetçi düzenlerini sürdürebilmek için bizden yazar/şair ödünç aldılar, ama biz de pek hevesliymişiz doğrusu.

Senin yazdıklarını izlerim Cihan. Çok çalıştığını da biliyorum. Yanıtlarından yazarak rahatladığını çıkarıyorum, yoksa yanılıyor muyum?

“Her yaşımızın şiirini yazdım, içim rahat”

Yazarın Diğer Yazıları
Cihan Oğuz

Senin edebiyat dünyamızdaki cesur yanını hep takdir ederim. İlk şiir kitabın “Ay Işığı Karanlığı Yırtarken”i henüz 20 yaşındayken yayımladın. Gazetecilik yaptın, öğretim üyeliği yaptın… Yani hep yazının içinde oldun. Kitaplarına kitaplar ekledin ve hiç geri çekilmedin. Buradan başlayalım istersen… Öncelikle “geri çekilme” faslından başlayalım. Edebiyatta bu yıl 40. yılım. Bakmayın gencim diye ortalıkta dolaştığıma! Şiir […]

Devamını Oku
Öykücülüğümüzde Kendi Rengi Olan Yazar: Zafer Doruk

-Sevgili Zafer, öykücülüğümüzde rengi olan birisin. Yazdıkların yaşantını ele verse de yine de sende öykücülüğümüz adına başka bir kumaş olduğunu düşünürüm. Bu yolculuğu bizimle paylaşabilir misin lütfen, nasıl yazıyorsun? İçine doğduğum coğrafyanın kültürel ikliminden besleniyorum; yazacaklarımı, içinde yer aldığım sınıfsal, geleneksel yapının içinden çıkarıyorum. Bir öykü kurarken yaşadığım, bildiğim mekânların, tanık olduğum olayların ışığından yararlanıyorum. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku