Baran BİLGİT
Tüm Yazıları
Ejderha Yılı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ejderha Yılı

Ülker takımyıldızının yedi kandili de sönmüş ve berrak bir gecenin göğünde kutlanmış ulu bir ay parlamıştı. Bizzat bu görklü ayın ışığından yaratılan Ayaz Ata mavi, nurdan peçesini kaldırmış ve olanca gücüyle üflemişti soğuk nefesini yukarıdan yerdekilere. Böyle bir 21 Aralık gecesi, bir anda geliverdi kış, Akçam ağacının altında birikmiş Asyalı bir Türk boyunun üzerine. Hanlar […]

Ülker takımyıldızının yedi kandili de sönmüş ve berrak bir gecenin göğünde kutlanmış ulu bir ay parlamıştı. Bizzat bu görklü ayın ışığından yaratılan Ayaz Ata mavi, nurdan peçesini kaldırmış ve olanca gücüyle üflemişti soğuk nefesini yukarıdan yerdekilere. Böyle bir 21 Aralık gecesi, bir anda geliverdi kış, Akçam ağacının altında birikmiş Asyalı bir Türk boyunun üzerine. Hanlar ve hatunlar, kağanlar ve beyler, çocuklar ve kardeşler, ongunu tavşan olanlar ve ongunu kartal olanlar, hemen herkes orada toplaşmıştı. Kiminin elinde baksı davulları, kiminin elinde kopuzları, kiminde kaymaklı çörek, kiminde kımız, bir meraklı ve şenlikli bekleyiş başlamıştı. Birazdan kadim bir cenk başlayacak ve en uzun gecenin karanlığı şafaktan sonra doğacak güneşin narıyla yırtılıp yenilecekti. Yeni bir zafer kutlanacaktı. Kalabalığın ortasında yanan yalın ateş olup bitenleri gösterecekti. Ayazın soğuğunda devinen ateşin dumanı heyecanlı halkın soluğuyla karışıyordu. Uzun bir bekleyişten sonra artık homurdanmalar başlamıştı ki biraz uzaktan, donmuş toprağı çatırdatan nal sesleri duyuldu. Beyaz bir yılkının üzerinde yavaşça ilerleyen Şaman, Akçam ağacının önünde hilalden bir set olmuş kalabalığı yararak ağır ağır ilerledi ve ortada yanan ateşin önüne kadar gelip, bodur atından atlayarak aşağı indi. Sonra da kır atı serbest bıraktı. O andan itibaren kimsenin çıtı çıkmaz olmuştu.

Maral derisinden yapılma, kollarına küzüngü çanları takılmış, sırtına dokuz kukla dikilmiş, kırmızı kumaşlarla bezeli, yılan başı ve baykuş tüyü işlemeli, manyak adı verilen cübbesini kuşanmıştı Şaman. Böylece ritüel tamamlanana dek her türlü kötü ruhun musallatına mâni olacaktı. Börkünü çıkardı ve içinde bir darı veya tohum öbeği varmış gibi etrafa salladı, bereket diledi. Birkaç adımda çam ağacının dibine vardı ve gövdesine sarılıp onu öptü. Davullar ritmik bir harmoni ile tıngırdadı. Uzak tepelerden kurt ulumaları duyuldu. Ayaz kırıldı ve usulca kar yağmaya başladı.

Bir süre hareketsiz kalan Şaman, aniden yerinden sıçradı ve bir çırpıda ağaca tırmandı ve kalın bir dala tutunup onun üzerine çıktı. Ağacın her yanı rengarenk dilek çaputlarıyla bağlıydı. Şaman tuttuğu dalın ucuna uzandı ve kırmızı iplerle bağlanmış bir çaputu çözüverdi. Tanrı Ülgen’e sunulan bu kırmızı çaput, havada süzülüp kar tanelerine karıştı ve sonra etraftaki insanların şaşkınlık ve sevinç nidaları arasında tutuşup bir dilek fenerine dönüştü. Ardından Şaman tarafından büyülenen çam ağacına bağlı tüm çaputların düğümü kendiliğinden çözüldü ve bunlar kırmızı fenerler halinde göğe yükseldiler. Bir süre havada süzülen fenerler belli bir yüksekliğe ulaştığında ise havai fişeklere dönüşüp patladılar ve bir renk şelalesi insanların üzerine yağdı. Alkışlar ve çığlıklar arasında birbirine karışan halk, bu sihrin etkisinden kurtulamadan bu kez sönümlenen havai fişeklerin kırmızı pullu dev bir ejderhaya dönüştüğüne şahit oldu. Yüzü muzip bir gülümsemeyle aydınlanan ejderha insanların üzerinde bir süre yılan gibi kıvrıldıktan sonra yeniden göğe yükseldi ve gözden kayboldu. Yılın en uzun gecesi sona ermiş ve taze bir sabahın ilk ışıklarıyla her yer aydınlanmıştı. Şimdi tüm iyi dileklerin birer birer gerçek olması beklenecekti…

On birinci yaşında, yapay zekayla desteklenmiş son model bir sanal gerçeklik gözlüğünü ilk kez böyle deneyimleyen çocuk, bu mükemmel yılbaşı hediyesi için teşekkür etmek ve az önce deneyimlediği fantastik dünyayı bir an önce anlatmak üzere koşarak büyükbabasının yanına geldi. O sırada şömine ateşinin yanındaki berjerde oturup pür dikkat elindeki müzik kutusunu tamir etmeye çalışan büyükbabası üzerine büyük gelen kahverengi ceketi, kırmızı fuları ve omuzlarına düşmüş ak saçlarıyla Ayaz Ata’nın şamanına benziyordu. Küçük çocuk, gözleri dolu dolu odaya girdi ve dedesinin karşısındaki boş koltuğa oturdu. Torununun heyecanını fark eden ihtiyar “Tam da bitirmek üzereydim ama birazdan devam ederim.” diyerek elindeki müzik kutusunu şömine rafının üzerine bıraktı.

Çocuk hayatında aldığı en güzel hediyenin bu VR gözlüğü olduğunu söyledikten ve binlerce kez teşekkür ettikten sonra bir solukta bütün hikâyeyi dedesine anlattı ve en sonunda bacaklarını yukarı çekip bağdaş kurarak merakla sordu: “Tüm bunlar ne anlama geliyor?” “Dilek dilemek tam olarak ne demek?”

Büyükbaba biraz düşünceli ve biraz hüzünlü bir bakışla önce torununun yüzüne sonra da şöminenin yavaş yavaş küllenmekte olan ateşine bakarak: “Ejderha yılı!” dedi ve biraz duraksadıktan sonra devam etti: “Bu yıl Çinlilerin ve Asya’daki bazı Türk halklarının 12 hayvanlı takvimine göre ejderha yılına gireceğiz. Hafızam beni yanıltmıyorsa doğum yılın da yine bir ejderha yılına denk gelmişti. Bu bereketin, iyiliğin, yiğitliğin ve uyanan bir bilincin zamanıdır. Demek ki gözlük senin zihnini böyle okumuş. Umarım ki bu yeni yıl tüm umutlarını yeşertir. Ancak anlamadığım şey dilek dilemenin ne demek olduğunu bildiğin halde neden sordun?”

Sol dudak kenarı hafifçe yukarı çekilen çocuk hiç düşünmeden yanıtladı: “Çünkü ben zaten yeni yılda hangi isteklerimin olacağını, hangilerinin olmayacağını biliyorum. Hepsi AI algoritmalarıyla planlanıp programlandı. Rapor anneme de babama da mail olarak gönderildi. Ve buna göre bu yıl benim için pek iyi geçecek gibi görünmüyor. O zaman dilek dilemenin anlamı nedir?!”

İhtiyar duydukları karşısında donup kalmıştı. Yoksa o an kendisi de mi sanal bir gerçekliğin içindeydi? Tam karşısında henüz on bir yaşında bir çocuk yerine bedenlenmiş bir yapay zekâ programı konuşuyor gibiydi. Yine de şaşkınlığını gizleyerek tüm doğallığıyla ve biyolojik bir algoritma olmanın getirdiği bilgelikle gülümsedi: “Ne eski çağların kahinleri ne de geleceğin kusursuz algoritmaları… Hiçbiri en uzun gecenin sonunu beklemenin heyecanını, yeni doğacak günün umudunu ve insan kalbini bizzat bu duyguların yarattığını bilemedi ve bilemeyecek. Önemli olan; bozulan bir müzik kutusunun onarılma olasılığını bilmen değil, onun şarkısını yeniden duyabilmek için kendi iyileştirme gücünü deneyimlemen ve sonra onunla hatırladığın anılara sığınabilmendir. Unutma küçük! Var olmanın en güzel yolu iyi ve kötü gerçeklerle mücadele etmekten ve sayıların gücüyle bunların üstesinden gelmekten çok dileklerini gerçek kılan hikayelerin umut dolu kahramanı olmaktır.”

Konuşmaları bittiğinde şömine rafında duran müzik kutusu kendiliğinden çalmaya başlamıştı: “We wish you a merry Christmas and a happy new year…”

Yazarın Diğer Yazıları
Ejderha Yılı

Ülker takımyıldızının yedi kandili de sönmüş ve berrak bir gecenin göğünde kutlanmış ulu bir ay parlamıştı. Bizzat bu görklü ayın ışığından yaratılan Ayaz Ata mavi, nurdan peçesini kaldırmış ve olanca gücüyle üflemişti soğuk nefesini yukarıdan yerdekilere. Böyle bir 21 Aralık gecesi, bir anda geliverdi kış, Akçam ağacının altında birikmiş Asyalı bir Türk boyunun üzerine. Hanlar […]

Devamını Oku
Ölümsüz Aşk

Doktoru ona iyi haberler getirdiğini ve hızla iyileşme sürecine gireceğini söylediğinde, daha o an vaktin daraldığını anlamıştı. Bu elbette ölümcül hastalığının ne denli inatçı olduğunu bildiğinden, umutsuzluğundan ya da doktorun kötü bir oyuncu olmasından değildi. Bunu her sabah hastane odasındaki penceresinden gördüğü ıhlamur ağacından öğrenmişti. Gerçekleri fark ettiğinde biraz utanmıştı da. Tabii ki utanması gereken […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku