Nebil ÖZGENTÜRK
Tüm Yazıları
SAYGILAR ZEKİ MÜREN’E…Bir doğum günü şarkısı niyetine…
Ana Sayfa Tüm Yazılar SAYGILAR ZEKİ MÜREN’E…Bir doğum günü şarkısı niyetine…

Aralık 1931’de doğdu Zeki Müren. Yaşasaydı şimdi 92 yaşında olacaktı ama 1996 Eylül’ünde göçüp gitti bu dünyadan. Yaşasaydı geçen yıllara bakıp çok şaşırırdı galiba. Damarlarına kadar hissederek kucakladığı ve erken bıraktığı sahne dünyasında kurallar da kuralsızlık da ona fazlasıyla garip gelecekti. Şah ile şahbazın, at izi ile it izinin, ses ile şovun birbirine karıştığı bir […]

Aralık 1931’de doğdu Zeki Müren. Yaşasaydı şimdi 92 yaşında olacaktı ama 1996 Eylül’ünde göçüp gitti bu dünyadan. Yaşasaydı geçen yıllara bakıp çok şaşırırdı galiba. Damarlarına kadar hissederek kucakladığı ve erken bıraktığı sahne dünyasında kurallar da kuralsızlık da ona fazlasıyla garip gelecekti. Şah ile şahbazın, at izi ile it izinin, ses ile şovun birbirine karıştığı bir sahne dünyasında. Kim bilir söylediği şarkılar da sahne şovları da, hatta sesi de demode bulunacak… Şarkı aralarında yaptığı ve fazlasıyla nazik olmaya çalıştığı konuşmalar da dinleyici bulamayacaktı yeterince. Ekrana çıksa reyting de alamayacaktı belki… Oysa, dönemine göre en renkli, en sıra dışı, en yaratıcı, en yenilikçi sahne yıldızlarından biriydi. Ve geçmiş zamanları da yaşadığı zamanları da iyi kavrayan biri olarak bilinirdi hep ama kim ne derse desin, bu dünyadan bir Zeki Müren geçmişti. Adını, ses ve sahne tarihine büyük puntolarla yazdıran Zeki Müren.

Hadi… Bir ölünün arkasından konuşalım! Bu dünyadan çoktan göçüp gitmiş, çoktan toprağa karışmış bir faninin ardından… Hem de sevabıyla, günahıyla, hatalarıyla, doğrularıyla… Yarım asra yaklaşan sahne hayatıyla sembol isimlerden biri olan. Derin bir iz bırakan ve dahi ilkleri, ilkeleri, inişleri çıkışları, özel yaşamı ve ruhunda kopan fırtınaları ile sahiden müstesna bir kimliğin dünyasına pencere açan Zeki Müren’in. Evet, evet her kesimden, her yaştan yüz binlerce hayranı olan Zeki Bey’in ardından. Dünya, onun için bir sahne idi! Sürekli oynuyordu. Hem gün ışığının hem de neonların altında… Hangisi gerçek Zeki Müren’di, bilinmiyordu. Ama o hep kendisi oldu. Şarkı söylerken de film çevirirken de. Epilasyonlu, cımbızlı, korseli, rujlu Zeki Müren dünyasını, altın plakla ve bitmek tükenmek bilmeyen alkışlarla dolu Zeki Müren dünyasıyla birleştirmesi bile başlı başına bir olaydı! O kendisini seyredenler için bir Zeki Müren yaratmıştı. Seyirci de sadakatle boyun eğmişti buna. Ve o ünlendikçe dünyanın etrafında birlikte dönüyor, birlikte değişiyordu. Zeki Müren sahneye yenilikler getiriyor, izleyici de seviyordu. Şarkılarına üslup ve tavır katıyor, dinleyici mest oluyordu. Gazino dünyasına kurallar taşıyor, herkes buna uyuyordu. Acemisi olduğu sinema dünyasına dalıyor, salonlar doluyordu. Şarkı aralarında uzun uzun konuşmalar yapıyor, güldürüyor, dertleşiyor, masadakiler can kulağıyla dinliyordu. O ne yaparsa yapsın, milyonlar kabul ediyordu… 50›ler, 60›lar, 70›ler, hatta 80›ler Türkiye›sinde, musikiye gönül vermiş, akşam safhalarında hoş bir seda bırakmış kim varsa biliyoruz ki bugünlerde o yılları, Zeki Müren sahnelerini özlüyordur. Zeki Müren yalnızlıkların, neşe ve coşkuların, kederlerin, çelişkili ruhhallerinin de karşılığıydı. Kimseye ama hiç kimseye benzemiyordu. Neonlarla dolu bir dünyada aykırılıklar da onda temsil ediliyordu, saygı da… Geçmişe de geleceğe de selam çakıyordu. Zamana da ayak uyduruyordu. Kısacası bu dünyadan bir Zeki Müren geçmişti. Sahnedeyken erkeklerin gül, kadınların sütyen ve külot yağmuruna tuttuğu ilk ve tek sanatçıydı Zeki Müren.

Nüktedan, argoyu seven, lafını esirgemeyen, bülbül gibi şakıyan, arabesk de söyleyen, klasik de okuyan, bazen vefalı, bazen kıskanan, bazen nazik, bazen lafazan, bazen kenarda duran, çoğu zaman iktidar olan. Hem papyon takan hem etek giyen, hem tıraş olan hem dudağına ruj süren, hem salıncaktan hem podyumdan inen ve kalabalıkların arasında kendini yalnız hisseden Zeki Müren… Evet, yalnızların yalnızı, kimsesizlerin kimsesizi, şarkıcıların şarkıcısı Zeki Müren. “Şarkılara duygu seren, çilelere göğüs geren, dertli gönüllere giren, işte benim Zeki Müren” diyen…

Şairdi, bestekârdı, yorumcuydu, oyuncuydu. Şimdi bir Zeki Müren şarkısı duyduğumuzda geçmişimizi daha iyi anlıyoruz. Siyah beyaz filmlerine dalıp gittiğimizde hem kahkaha atıyor hem eski İstanbul sokaklarını hatırlıyoruz. Dost sofralarında Zeki Müren adı geçtiğinde bazen müstehzi bir tebessümle gülümsüyor bazen de derin bir iç geçiriyoruz. Ve eski fotoğraflara baktığımızda, sararıp solmuş yaprakları açtığımızda çoğunda şaşırıyor, garipsiyor ama taşları yerinden oynattığını hatırlayıp şapka çıkarıyoruz.

Janjanlı, fırfırlı ya da incilerle süslenmiş giysilerle, alından moruna, beyazından turuncusuna kadar
neredeyse gökkuşağının bütün renklerini takdim etmişti Zeki Müren. Erkeklere göre hayli yumuşak ve nazenin ama genç kızlara göre ideal bir erkekti. Şüphesiz tüm bunları topluma onaylatmak zaman alsa da milyonlar onu öyle sevdi. Bu yüzden de ölümünün üzerinden geçen yıllara rağmen pek çoğumuz için hâlâ bir sanat güneşi, hâlâ musiki kalabalıkların paşasıdır Zeki Müren. Ama hem gelenekçi hem muhafazakâr olarak tanımlandı. Her iktidar devrinde bakanlar başbakanların önünde şarkı söyledi ama partiler üstü kaldı hep. Her iktidara aynı mesafede durdu. Apolitik tavrıyla ne sağcıdan yana oldu ne solcudan. Kimine göre yaşadıklarıyla söyledikleri çelişen bir korkak, hatta iki ayrı yüze sahip bir iktidar tutkunu. Kimilerine göre alkış avcılığında sınır tanımaz bir yaratıcı, kimilerine göre yozlaşmanın tetiği çeken… Kimilerine göreyse sesiyle, kültürüyle, hoş sohbetiyle, saygısıyla, sevgisiyle, sahne adabıyla, şimdi tarih olan, hele hele günümüz televole dünyasına bakıldığında mumla aranan bir sahne yıldızı, kimilerine göre bir muhabbet kuşuydu. Alabildiğine nazik ve zarif… Onca kuru gürültü arasında sesi kadar tavrıyla da fark edilen, frekansı ve ritmi yüksek bir ses. Ancak kimilerine göre de ciddi musiki ile uğraşanları değil, kitle kültürü yahut popüler kültür uzmanlarını ilgilendirecek toplumsal bir fenomendi. Kimi araştırmacılara göre cinsel kimliğiyle sessiz sedasız ve başarılı sınavlar veren bir hoşgörü ölçeği. Kimilerine göre de sonraki sahne yıllarına kötü örnek olan bir sahne figürü. Kısacası herkesin bir Zeki Müren’i var. O sınavını çoktan bitirdi. Bize onu yâd etmek, doğum gününe bir armağan sunmak, şarkılarını bir kez daha hatırlatmak ve dünyasını anlamaya çalışıp mercek altına yatırmak, yani biraz da deşifre etmek düştü. Ancak yaşam öyküsünün ayrıntılarında dolaşmak için değil, tavırlarına, özelliklerine, sesine, sözüne, fotoğraflarına, filmlerine dair bir çift laf etmek, bir yudum söz bırakmak için…

Zeki Müren anlatıyor…
“Musikide bembeyaz bir ihtilal, bir köprü idim. Evet. O köprüyü geçemeyenler hiçbir şey olamadılar. O zaman bir tek radyo mecmuası çıktığı için tüm Anadolu’da bu ses kimin, kaşı gözü nasıl, boyu posu nasıl, kimin çocuğudur, nedir diye büyük bir merak uyanmıştı.

Evet, Zeki Müren’i anlamak, Zeki Müren’i anlatmak. Belgeler, bilgiler Zeki Müren’in kaprislerinden ya da zirvede tek başına kalma hırsından da söz eder. Münir Nurettin ile giriştiği söz savaşlarından, Perihan Altın Sözer ile sıkı rekabetinden, ilk yıllarında destek aldığı Müzeyyen Senar’a vefasızlığından… Ama bir olay vardır ki dillere destandır. Zeki Müren, türkücü Muzaffer Akgün ile bir gece aynı sahnede. Akgün, o gece çok alkışlanır. Hem de Zeki Müren’den daha çok. Ama Müren’in gazino patronlarına yaptığı baskıyla uzun bir süre işsiz kalır Akgün ve tepkisini de gazeteye verdiği ilanla şöyle dile getirir; “Muhterem dinleyicilerim, sevgileriyle bana destek olan güzel dinleyicilerim. Allah aşkına, Zeki Müren ile çalışırken beni alkışlamayın, ekmeğimle oynarsınız.”

Zeki Müren anlatıyor…
“Münir Nurettin üstadımız çok büyüktür. Fakat o da Mısır seyahatinden sonra Abdülvahab ile tanıştıktan sonra döndüğünde bal gibi tangolar okumuştur. İlle teenni, teenni, tenenni gibi dede efendiler değil, o da modaya uymuştur. Bu tapılan üstadımızın sesi hayat boyu beni etkilemedi. Derler ki Zeki Müren, Münir Nurettin için nasıl böyle bir şey söyler? Şahsiyetine sözüm yok. Bir dönülmez akşamın ufkundayız ama onun da yüzde ellisi Yahya Kemal’e ait. Zaten şiir yazılırken bestelenmiş. Münir Bey’i dinlerken bir kadeh rakı içmek gelsin içimden… Tüylerim diken diken olsun… Hiç olmadı. Münir Nurettin beni hiç ürpertmedi…’’

“Cevat Şakir’e neden kırıldım? Tanıştım da mı kırıldım? Hayır, tanışmadan kırıldım. Bir kitabını okuyorum. Bir satırında diyor ki; Türk müziği bence kapı gıcırtısı kadar monoton ve dinlenmeye değmez bir müzik. Bu kadar sevilen bir kalemden böyle bir şeyi okuyunca dedim ki, üstat büyük ama annesi ona doğduğunda Fransızca mı ninni okudu? Ninniler Türkçedir. Belki Türk müziğini tek sesli olduğu için sevmemiş olabilir. O zaman hak verebilirim. Ona küstüm ama yine kitaplarını okudum. İnsan bazen gıyabi de küsebiliyor. Bodrum’u Bodrum yapan o… Yıllar sonra şimdi Bodrum denilince akla Zeki Müren geliyor. Bu da bir gerçek. Fazla tevazuya da gerek yok. Fazla tevazu da kibirden ileri gelir.

“Benim kalbim yorulmasın da kiminki yorulsun. Yüce Allah’ın lütfu hiçbir şans oyununu bilmeyişim, bir tek sigara içmeyişim. Bir film sahnesinde içtim bütün seyirciler gülmüştü, onu hatırlıyorum rol icabıydı…

Ankara konserlerinde ani başlayan ayak başparmağımda ve dizimde dayanılmaz ağrılar, sahnelerin önüne çiçekler dizdirip dinleyiciler tarafından görülmesin diye uçları kesilmiş rugan pabuçlar ile konserler. Gecede binlerce kişinin ekmeğini ağrım var diye kesemezdim ki. Görevim çalışmaktı. Sözüm Zeki Müren sözü idi. İşte başka ilacı olmayan bu damar genişlemesinin tek çaresi kortizon hapları ve iğneleri idi. Bir ayda mecburen bu iğneleri oldum ve 14 kilo birden aldım. Yine sahneye devam ediyordum. En zor rejimler, en ıstıraplı gülücüklerle full salonların neşesine neşe katmak veya dertlerini unutturmak. Görevimdi, sanatçıydım.”

Evet, ölüm… Zeki Müren yaşarken de, ölümünde de, ölümünün ardından da hep konuşuldu, hep konuşulacaktı. Bir şiir yazmıştı yıllar önce. Ölmek İstiyorum’du bu şiirin adı. “Kulak zarımdaki bu sessiz musikiden kurtar Tanrım, yıldızlara çek beni. Bilinmeyen diyarların bilinmeyen kişisi olmak istiyorum. Ölmek istiyorum…”

“Benim hâlâ çözemediğim bir yalnızlık duygusu var şöhretin içinde. Belki de dışında, kabuğumda. Evet, bir yalnızlık duygusu. Yanında, yakınında, seninle hayatı paylaşacak çilene ortak olacak candan kişilerin göz bebeklerinin en derinlerinden gizlice dışarı sızan bir çekememezlik ve bir acılık. Yani dostlukların yavaş yavaş eriyişi ve de ne yazık ki esefle söylüyorum bitişi. Tıpkı Dost Bildiklerim şarkısındaki gibi…

Evet, yıllarca boğuştuğu hastalıklarının üzerine bir karabasan gibi binen yalnızlığının ardından ölüme doğru bir yolculuğa çıkacaktı Zeki Müren. Adeta ayakta ölmek isteyen ağaçlar gibi. Sahnede yaşama veda etmek isteyen, perdenin üzerine kapanmasını isteyen aktörler gibi o da kalabalığın karşısında ölümü tercih edecekti. 1996 yılının 24 Eylül’ünde dostlarının, doktorlarının uyarılarına, “Yapma, intihara gidiyorsun.” ikazlarına rağmen TRT’nin İzmir stüdyolarında bir çekime katıldı. Ajda Pekkan ve Muazzez Ersoy’un da olduğu stüdyo heyecanlıydı. Yardımcıları o sabah ilaçlarını içmediğini söyleyeceklerdi sonraki günlerde. Sanki her şeyi, her anı hesaplamış, kameraların önünde yani vitrinde ölmeyi kararlaştırmıştı. Heyecanı radyoya girdiği ilk yıllarda eline aldığı mikrofon kendisine armağan edilince daha da arttı. Ama çekimler sürerken fenalaştı ve hastaneye yetiştirilemeden yaşamını kaybetti. Bu onun son rolüydü sahiden de. Yüz binlerin katıldığı cenazesi görkemli olmuştu. İşte yalnızların yalnızı, kimsesizlerin kimsesi Zeki Müren, tıpkı şiirindeki gibi ölmek istemiş ve bu isteği yerine gelmişti. Ardında vakıflara bıraktığı mirası, şarkıları, kulaklardan hiç silinmeyecek sesi kaldı. Sararmış sayfalarda ise geçmişte vefa gösterdiği dostları, dost bildikleri, dost olamadıkları. Otoritesinden, gücünden yararlananlar, zarar görenler, kin tuttukları, karşılık verenleri, sevdikleri, sevmedikleri. Yalnızlıkları, kederleri, neşesi kaldı. Bakın anılarınıza, oralarda bir yerde bir güneş hâlâ parlamıyor mu? Adı Mesut’tu, soyadı Bahtiyar… Evet… Adı Mesut, soyadı Bahtiyar. Yaşarken şiirler de yazdı, şarkı sözleri de. Birinde, “Şimdi uzaklardasın gönül hicranla dolu. Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu.” dedi. Bir diğerinde ise şunları, “Benim dünyamda aşk ve vefa çarşıda satılırdı. Merhamet pazartesi, perşembe sergilerde. Değiştirmek istiyorum o dünyayı. Bu dünyada baktım hiçbiri yok. Değiştireceğim bu dünyayı.” Ve değiştirdi.

Yazarın Diğer Yazıları
SAYGILAR ZEKİ MÜREN’E…Bir doğum günü şarkısı niyetine…

Aralık 1931’de doğdu Zeki Müren. Yaşasaydı şimdi 92 yaşında olacaktı ama 1996 Eylül’ünde göçüp gitti bu dünyadan. Yaşasaydı geçen yıllara bakıp çok şaşırırdı galiba. Damarlarına kadar hissederek kucakladığı ve erken bıraktığı sahne dünyasında kurallar da kuralsızlık da ona fazlasıyla garip gelecekti. Şah ile şahbazın, at izi ile it izinin, ses ile şovun birbirine karıştığı bir […]

Devamını Oku
Efsane Hoca Nermin Abadan Unat’ın Kısa Portesi

Cesur hayatları, mucizelerden gelip geçmiş kadınları, bıkmadan usanmadan anlatmalı… Her fırsatta, her defasında… İşte, Nermin Abadan Unat… Cesur bir kadın, macera ve mucizelerle dolu bir ömür sürdüren abide, efsane bir akademisyen. Gazetecilik de yapar hocalık da, araştırmalara da boğulur ve memleket hikâyelerine de, yani ülkemizin tarihine de hâkimdir. Bu satırlar kaleme alınır MACERA DOLU ÖMRÜN […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku