Deniz ÖZEN
Tüm Yazıları
Sultan

İliklerine kadar üşümüş bir şekilde girdi dolmuştan içeri. Mesaiye kalmak değil de şu eve gitme meselesi hakikaten canını sıkıyordu. Bir vesait ayarlasalar ölürler sanki, ama çalışmaya gelince “Sultan Hanım, bu akşam dosyayı bitirip öyle çıkalım.” diyorlar. Adamlara anlatamazsın da yahu ben şehrin en uç bölgesindeyim. Sizler gibi şıkır şıkır aydınlık sokaklarda yürümüyorum diye. Al işte […]

İliklerine kadar üşümüş bir şekilde girdi dolmuştan içeri. Mesaiye kalmak değil de şu eve gitme meselesi hakikaten canını sıkıyordu. Bir vesait ayarlasalar ölürler sanki, ama çalışmaya gelince “Sultan Hanım, bu akşam dosyayı bitirip öyle çıkalım.” diyorlar. Adamlara anlatamazsın da yahu ben şehrin en uç bölgesindeyim. Sizler gibi şıkır şıkır aydınlık sokaklarda yürümüyorum diye. Al işte olmuş saat 22:43. Eve varışım en iyi 23:30…

üşüdüğümden değil elbette. Benimki görünmez olmaya çalışmak. Yeter ki görmesinler. Dolmuşta şoför dışında arkada oturan iki genç irisi erkek daha var. Zaten girişime şöyle bir irkilip “Hoop! N’oluyoruz bacım bu saatte?” der gibi oldular bir. Söze ne hacet, gözlerini devirip kaşlarını kaldırışından anlıyorsun zaten. Bu ülkede yaşayan tüm kadınlar anlar. Bu korkuyla büyüyüp bu bakışlara maruz kalan biz kadınlar için şerbetli olduğumuz konular bunlar. Ola ki pısar gözlerini ve “Hay Allah ayıp ettim yahu, abiler amcalar, kardeşler, karanlığa kaldım terbiyesizlik oldu, kusuruma bakmayın.” edasıyla davranırsan laf da duyarsın, cık cık cık sesi de… Ama kadın olmaktan vazgeçer, biraz “erkeksi” ve burnundan kıl aldırmayan birini oynarsan yırtarsın. Zaten ilgilerini de çekmez bu erkek erkek kadınlar. Yüzüme ben de bu maskeyi takarak girip oturdum dolmuşa. Ücreti uzatıp üstünü alırken arabayı çalıştırdı şoför. Parlak gece mavisi bir boru içindeki küçük ampuller tüm dolmuşun tavanını boydan boya dolanıyor, dolmuştaki her şeyi mavileştiriyordu, bizleri de. Radyodan yayılan arabesk sesin kime ait olduğunu bulmaya çalışma çabam boşa çıktı. İçli içli höyküren şarkı eşliğinde düştük yollara. En büyük kurtarıcı cep telefonu bu arada. Hemen herhangi biriyle yazışılmaya başlanır ki gözetleyene ya da niyetlenene “Bak bir bekleyenim var ve şu an dolmuşta olduğumu biliyor, ona göre!” demektir bu aslında. Ben de anneme “Ne var ne yok?” diye yazdım. “Geç mi kaldın yine?” diye gelen yanıta “Hı hı!” dedim. Annem korktuğumda telefon açmama ya da yazmama alışkın olduğu için hemen yazmaya koyuldu. Rutin günlük yaptıklarını yazarken o, ben bir an önce bitsin şu yol hali evime varayım diye tırnaklarımı yemeye başlamıştım bile. Bu ülkede hangi erkek “Ahha, arkada iki kadın var, tanışıyorlar mı acaba? Ya arkadaşlarsa?” diye telaşlanmıştır. Hayır, birlikte inerlerse bir erkekle baş edilebilir kısmen ama, iki erkek zordur

Annem hesabı yapıp inememe beş dakika kala aradı. “Nerdesin?” “Geliyorum annecim beş dakikaya evdeyim.” diye yüksek sesle seslenerek “İnecek var!” dedim.

Tedirgin, bir gözüm çaktırmadan arkada, indim dolmuştan. Ardımdan arkadaki adamlardan biri de indi. Adım seslerinin yakınlaşıp uzaklaştığını, hızlanıp yavaşladığını kontrol ederek, cebime sokuverdiğim çakıyı sımsıkı tutarak bizim sokağa girdim. Yavaşça dönerken sokağa ardıma baktığımda kimse yoktu. Parmaklarımı gevşeterek hızlandım. Bahçe kapısından girdikten sonra çarpan kalbimle bir derin oh çektim. Rahatlamıştım.

Yan apartmanın kapısında bana bakan bir çift gözle karşılaşıncaya kadar… Dolmuşta arkada oturan adamdı. Bir yandan zile basıyordu kime geldiyse, bir yandan da bana bakıyordu yan taraftan. Eve doğru koşup dış kapıyı anahtarla açıp içeri girdim. Kapıyı hem alttan hem üstten iki kez kilitledikten sonra salonun ışığını açıp annemi aradım: “Geldim anne sağ ol… Evdeyim… Yok annecim, hiç sorun yok… Öperim…”

Telefonu orta masaya bırakırken kafesteki mavişle göz göze geldik. Canım, nasılsın? Maviş? Kuşum benim, tatlı kuşum!

Dimdik bana bakıyordu kafesten, ben de ona. Tek fark onun alttan kapanan bir göz kapağı benim de üstten kapanan bir göz kapağım vardı.
İkimiz de yorgunduk!

Yazarın Diğer Yazıları
Sultan

İliklerine kadar üşümüş bir şekilde girdi dolmuştan içeri. Mesaiye kalmak değil de şu eve gitme meselesi hakikaten canını sıkıyordu. Bir vesait ayarlasalar ölürler sanki, ama çalışmaya gelince “Sultan Hanım, bu akşam dosyayı bitirip öyle çıkalım.” diyorlar. Adamlara anlatamazsın da yahu ben şehrin en uç bölgesindeyim. Sizler gibi şıkır şıkır aydınlık sokaklarda yürümüyorum diye. Al işte […]

Devamını Oku
Sinem, Selma, İlhan, Taner, Ece, Cem ve diğerleri!

Rutin olan her şeyden kaçar gibi yaşadıktan onca yıl sonra, bir akşam geliverdi osoru: “Çocuk yapalım mı?”Şimdiye değin hiç düşünmeden bir başlarınayaşamışlar, geleceklerini de buna görebiçimlendirmişlerdi. Sinem biraz daha kariyerodaklı yaşasa da, İlhan açık açık sorumluluktankaçmıştı. Şimdi durduk yere, hay Allah!Heyecandan mı kalbi çarpıyordu yoksahemen yanıt vermeliyim telaşı mı anlamlandıramasa da, içindeki ses çoktan “Evet!” […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku