Kürşat BAŞAR
Tüm Yazıları
Afiyet Olsun
Ana Sayfa Tüm Yazılar Afiyet Olsun

İstanbul’da, Taksim’de, Gezi Parkı’nın hemen önünde açılan ilk ünlü fast food restoranını hatırlar mısınız? O güne kadar Amerikan tarzı hamburgeri;sanırım Ankara Çankaya’daki bir bahçede, bir de Çeşme Ilıca’da yemiştim. İstanbul Şişli’de ünlü bir hamburgerci de vardı ama o daha çok kendine özgü bir hamburgerdi: Kristal. McDonald’s Taksim’de açıldığında günlerceönündeki kuyruk bitmek bilmemişti.Elbette dünyanın en büyük […]

İstanbul’da, Taksim’de, Gezi Parkı’nın hemen önünde açılan ilk ünlü fast food restoranını hatırlar mısınız?

O güne kadar Amerikan tarzı hamburgeri;sanırım Ankara Çankaya’daki bir bahçede, bir de Çeşme Ilıca’da yemiştim. İstanbul Şişli’de ünlü bir hamburgerci de vardı ama o daha çok kendine özgü bir hamburgerdi: Kristal. McDonald’s Taksim’de açıldığında günlerceönündeki kuyruk bitmek bilmemişti.Elbette dünyanın en büyük yemek zincirlerinden birine bu ilginin olması şaşırtıcı sayılmaz. Şaşırtıcı olan aslında bunun bizim kuşakların yeme alışkanlıklarını nasıl değiştireceğini çok da fark etmemiş olmamızdı. Türkiye bir köfte ülkesi. Anadolu’nun neresine gitseniz farklı isimlerle o yöreye ait bir köfte mutlaka bulursunuz. İnegöl, Islama, Akçaabat, Tire gibi isimlerle lokantalarda verilen, hatta yalnızca bu köfteleri yapan yerler bir yana evlerde de anne köftesinden sulu köfteye, köfteli çorbalardan İzmir Köftesi’ne birbirinden küçük farklarla ayrılan pek çok köfte türü vardır.

Hatta en azından kendi gözlemlerimden söyleyebilirim ki; başka hiçbir ülkede bu kadar çok köfte çeşidi yoktur. Belki İsveç köftesi denilen bir tür, İtalyanların köfteli makarnası, Amerikalıların kocaman top gibi köfteleri… Aslında McDonalds geldiğinde bu kadar tutulacağını ve üst üste her yerde şubelerinin açılacağını düşünmemiştik. Açıldı. Açılmakla kalmadı, bizim o ünlü köftelerimizin yerini aldı. Oysa bu incecik köftenin içinde ne olduğu bile tam olarak bilinmezken… İki plastik tadında ekmek diliminin içine konmuş marul parçası ve domatesle pek o kadar lezzetli de değildi. Ekmekse bizim de ekmekle sunulan köftelerimiz var. Yanında domates, marul hatta piyazla… Yanında domates sosu ve yoğurtlu pidesiyle yediklerimiz de var Garip bir biçimde bizde hiç olmayan bir şey daha geldi arkasından: Coleslaw salatası… İnsan zamanın akışında bir şeylerin nasıl değiştiğini tam fark edemiyor. Aynı biçimde, o güne kadar yalnızca birkaç yerde satılan pizza, nasıl olduysa birdenbire Türkiye’de de en çok yenen yemeklerden biri haline geldi. Çocukken Ankara’da evimizin hemen yakınında bir fırın vardı. Karadeniz pidecisi… Babam pazar günleri beni oraya yollar, annem yemek yapmasın diye çeşitli pideler aldırırdı. Yine her yerde ünlü pidelerimiz var ama onların yerini de fabrikasyon pizza zincirleri aldı. Hiç unutmam, bir gün Nişantaşı’nda bir ara sokakta pizzacı açıldığını görüp merak etmiştim. Girip “Neli pizzalar var?” diye sorunca adam şaşkın şaşkın bana baktı, “Kıymalı, peynirli işte.” dedi. Aslında bizim pideci modaya uyup isim değiştirmişti. Sonra bir gün Amerika’da bir kentten ötekine giderken arkadaşım arabayı bir yerde durdurdu. “Şurdan iki kahve al da yolda içelim.” dedi. Bu, Starbucks’la ilk tanışmamdı ve zaten orada da yeni açılmıştı. Öncelikle kâğıt bardakta kahve içme fikrini garip buldum ama asıl fiyatlara şaşırdım. Çünkü oldukça pahalıydı. Orada bir kafede oturup porselen bardakta içseniz daha ucuza geliyordu ve Amerika’da pek çok yerde kahveye bir kere para ödersiniz ve sonra içtikleriniz hesaba yazılmaz. Türkiye’ye bu zincir geldiğinde de tutacağını düşünmemiştim (Ekonomik konularda geleceği göremediğim açık herhalde).

Biz çay içen bir milletiz. Neredeyse her evde, kahvede, lokantada çay öylesine büyük alışkanlık ki rakı masasında bile rakının yanında çay içenler var. Çayımız aynı zamanda geleneksel. Kendi çayımız. Bardağımız bile farklı. İnce belli, Ajda bardaklı… Kimi yerde şekeri özel yanında gelir. Kimi yerde reçelle, kuru üzümle içilir. Yanında limon dilimi ikram edilir. Çaydanlığımız, semaverimiz ayrıdır. (Gerçi onların yerine de makineleri çıktı). Ama belki artık demode görülen, öğrencilerin, gençlerin pek gitmek istemediği, daha çok emeklilerin kaçış yerleri haline gelmiş kıraathanelerin ve külüstür çay bahçelerinin yerini aldı bu zincir. Başka ülkelerde bizdekinden çok daha fazla, neredeyse her köşede açıldı. Aslında kahvesi ne kadar güzel bilmem ama müthiş bir pazarlama örneği olduğunu sonradan kabul ettim. Size biraz pahalı da olsa farklı bir ortam sunuyor, mobilyasından fincanına kadar özel bir yerde olduğunuzu söylüyor.

İstediğiniz kadar oturup ders çalışabilir, işinizi yapabilir, bir kahveyle gününüzü güzel bir ortamda geçirebilirsiniz. Bakın, daha neler var… Bir gün bir de baktık diyetisyenler, doktorlar sürekli somondan söz ediyor. Denizlerimizde beş yüz çeşit balık var ama her nedense bizde olmayan bu Kuzey denizi balığı sağlığa iyi geliyor. Hamsi, lüfer, palamut olmuyor ille de Norveç somonu olacak. Fiyatı epey yüksek olunca bizim balıkları fazla sollayamadı ama o da havalı bir balık olarak sofralara girdi. Çocukluğumuzda kaçımız zencefil, zerdeçal bilirdik? Bizim çeşit çeşit baharat yerine de bunlar geldi. Herkes zerdeçal yiyerek uzun yaşayacağına inanmış halde. Yemek programları televizyonlarda popüler olup sonra da internete geçince durum iyice çığrından çıktı. Avokadolu salata yememiz gerektiğine, kivinin portakalımızdan, mandalinamızdan daha çok vitamin içerdiğine, kinoanın bulgur türlerimizi geride bıraktığına artık hepimiz ikna olmuş durumdayız. Dünyanın en güzel şeftalisi, kayısısı, üzümleri dururken mangolu, ananaslı tarifler çıktı başımıza. Bize pideyi süper bir yiyecek olarak yutturan İtalyanlar bununla kalmadı, bin yıllık makarnayı da pek güzel pazarladılar.

Evde yumurta kıramayan adamlar bile artık makarna suyundan bir kaşık sosa koymak gerektiğini, makarnanın kesinlikle yıkanmaması gerektiğini biliyor. Tabii mutlaka al dente olacak ki sakız gibi çiğneyip duralım. Bir de tuzu yukarıdan atarak dünya çapında üne kavuşan arkadaşlarımız var ki pişmemiş ama baharat ve tuza bulanmış Fransız-Arjantin karışımı koca koca etleri dünya parasına bize de yedirmeyi başardılar. Anadolu’nun eti koyun-kuzu eti yerine sığıra sığındık. Yirmi otuz yılda başka çok şey geldi. Ve bir ülkenin kültürünü bütünüyle değiştirdi. Şimdi onu geri getirmek için uğraşıyoruz ama ne kadar değişir, bilmem.

Afiyet olsun.

Yazarın Diğer Yazıları
Afiyet Olsun

İstanbul’da, Taksim’de, Gezi Parkı’nın hemen önünde açılan ilk ünlü fast food restoranını hatırlar mısınız? O güne kadar Amerikan tarzı hamburgeri;sanırım Ankara Çankaya’daki bir bahçede, bir de Çeşme Ilıca’da yemiştim. İstanbul Şişli’de ünlü bir hamburgerci de vardı ama o daha çok kendine özgü bir hamburgerdi: Kristal. McDonald’s Taksim’de açıldığında günlerceönündeki kuyruk bitmek bilmemişti.Elbette dünyanın en büyük […]

Devamını Oku
Dedemin kulaklığı ve eski, ahşap radyo

Dedemin, İsmet İnönü’nünki gibi sol kulağından hiç çıkarmadığı bir kulaklığı vardı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku