Hilal SOLMAZ
Tüm Yazıları
“CEM KARACA’NIN GÖZYAŞLARI” Hiç mi Dinmeyecek?
Ana Sayfa Tüm Yazılar “CEM KARACA’NIN GÖZYAŞLARI” Hiç mi Dinmeyecek?

“Merhaba gençler ve her zaman genç kalanlar…” Cem Karaca’nın hayatını anlatan “Cem Karaca’nın Gözyaşları” filmi seyirciyle buluştu. Ben de usta sanatçı hakkında yapacağımız söyleşiye böyle başlamak istedim. Gençliğin verdiği cesareti ve coşkuyu hiç kaybetmeyen bir sanatçıyı anlatmaya böyle başlamalı…şlamalı… Benim, Cem Karaca ile tanışmam çocukluk yıllarında oldu. İlkokul öğrencisi bir kız çocuğuyken evdeki teypten çalan […]

“Merhaba gençler ve her zaman genç kalanlar…” Cem Karaca’nın hayatını anlatan “Cem Karaca’nın Gözyaşları” filmi seyirciyle buluştu. Ben de usta sanatçı hakkında yapacağımız söyleşiye böyle başlamak istedim. Gençliğin verdiği cesareti ve coşkuyu hiç kaybetmeyen bir sanatçıyı anlatmaya böyle başlamalı…şlamalı… Benim, Cem Karaca ile tanışmam çocukluk yıllarında oldu. İlkokul öğrencisi bir kız çocuğuyken evdeki teypten çalan sesle tanıdım onu. 80’li yıllar evde televizyon var ama Cem Karaca yasaklı. Neden yasaklı olduğuna dair aile büyükleri, konuşuyor ama çocuk aklım pek almıyor. Oğlu Emrah Karaca ile aynı yaşlardayız, bizim evlerimizde Cem Karaca’ya yapılan haksızlık konuşulurken, oğlu bizzat o haksızlığı yaşıyor. 400 yıl ceza verilip vatandaşlıktan çıkarılıyor Cem Karaca. 7 yıl Almanya’da sürgün yaşıyor. Nedeni ise 1979 yılında Türk işçilerinin daveti üzerine Selda Bağcan ile beraber katıldığı 1 Mayıs etkinliğinde “Yaşasın uluslararası dayanışma” ifadesini kullanması. Maddi imkansızlıklar içerisinde sanatını icra etmeye çalışan Karaca, duruşundan asla taviz vermedi. Haksızlığa karşı gürül gürül sesiyle mücadeleye devam etti. 1987’de tekrar ülkesine döndüğünde haksızlıklar sillesi devam etti, “neden” sorusuna hep yanıt vermek zorunda kaldı. Ona bu denli acıları yaşatanlar, tarihin çöplüğünde yerini alırken o hâlâ sanatı ve duruşuyla hatırlanmaya devam ediyor. Filmin yönetmeni Yüksel Aksu, Cem Karaca’nın babası Mehmet Karaca’yı canlandıran Fikret Kuşkan ve Cem Karaca’nın oğlu Emrah Karaca ile bir araya geldik. 

Duyunca çok heyecanlandık. Merakla beklediğimiz filmin yönetmenliğini sizin yapacağınızı duyunca heyecanımız daha da arttı. Ülkemizin en iyi yönetmenlerinden biri olarak yine ülkemizin büyük değerlerinden Cem Karaca’nın filmini yönettiniz, “Cem Karaca’nın Gözyaşları” filmin yapmanızı istediklerinde neler hissettiniz?

YÜKSEL AKSU: Hemen kabul ettim. Üstüne para istemezler diye düşündü (Gülüyor). Aslında Emrah’ın yüzü burada. Cem Karaca benim çocukluğumun, gençliğimin ve bugünümün çok özel bir figürü. Dünya çapında bir sanatçı. Esasen benim sinemamda yapmaya çalıştığım, herkesin seveceği ama kendi tarzı olan sanatın birebir somut gerçekliği aslında.

Cem Karaca’yı özel kılan neydi?

Y.A.: Bir insan hem fabrikalarda hem tarlalarda hem üniversite kampüslerinde hem de Avrupa’da billboard listelerinde nasıl olabilirin kanıtı Cem Karaca. Yani ne elit ne vulgar ne avam; Kadim ve büyük bir estetiysen. Dolayısıyla çocukluğumda ve gençlik yıllarımda, Cem Karaca’nın yasaklı olduğu dönemlerde sesi evlerimizdeydi. “Sesini çok açmayın arkadaşlar yanarız ha” diyerek dinlediğim bir sanatçının filmini çekiyor olmak bende büyük bir heyecan, gurur ve büyük bir doyum oluşturdu.

Bir yönetmen olarak Cem Karaca’nın hayatını filmi yapma fikri aklınızda hep var mıydı?

Y.A.: Gençliğimden beri vardı. Cem Karaca’nın hayatının film yapılacağını duyunca, Emrah’ın (Karaca) Gemlik’te konseri olduğunu öğrendim. Muğla’dan söylemesi ayıp dünyanın benzinini yakarak arabayla gittim. Emrah’ı kıstırdım. Emrah ile de geçmişten ahbaplığımız var. Emrah gözünü seveyim, filmi birine verecek olursanız ben talibim dedim. Bana nasip, kısmet oldu.

Siz filmde Cem Karaca’nın sanatçı babası Mehmet Karaca’ya hayat veriyorsunuz? Sizde nasıl bir yeri var?

FIKRET KUŞKAN: Onun sesiyle büyüdük ve bizim için çok kıymetli. Cem Karaca dünya çapında en önemli 10 sesten biri. Bu ispat edilmiş. En önemlisi de babasının kadim bilgilerinden yararlanıp, Anadolu Rock’ı keşfettikten sonra daha da büyük bir sanatçıya dönüşüyor. Mukayese götürmeyecek büyük bir ses ahengine sahip. Fakat bu topraklarda öyle özel şeyler gördü ki yaşadıklarından sonra Anadolu Rock’ı oluşturuyor ve dünyaya tanıtıyor. Bu bizim için büyük bir iftihar. Sadece bizde değil bütün dünyada dinleniyor. Berlin’deki konserinde stadyumu hıncahınç dolduruyor.

Cem Karaca büyük bir değer, oğlu olarak filminin yapılması nasıl hissettirdi.

EMRAH KARACA: Biyografi filmleri, ülkemizde yaygınlaşmadan önce de babamın filminin yapılması gerektiğine inanıyordum. Ona yapılan haksızlığın bir şekilde insanlara anlatılması gerektiğini hep savundum. Çünkü babam, kendisine yapılan haksızlıkları söylemekten ve kendini savunmaktan vazgeçmişti artık. Doğru bildiği şeyi yapmaya devam etti. O kadar basite indirgeniyor ki bazı şeyler. Sosyal medyaya bakıyorsunuz “aynı Cem Karaca” diyorlar. Yok öyle bir dünya! Cem Karaca gibi olamaz kimse! Hangi şarkıyı, hangi notayı nasıl söylediğini birebir incelediğimizde çok zor bir iş başardığını, büyük bir şarkıcı olduğunu bir kez daha gördük. Babam olduğu için söylemiyorum! Dışarıdan film için çalışan herhangi biri olsaydım da dile getirirdim bu düşüncelerimi. Teslim edilmesi gereken hakkının gasp edildiğini düşündüm. Bu film benim için bu önemi taşıyor. Yüksel Bey ve Fikret Bey ile burada sizinle bunu konuşuyor olmak benim için onur verici. Çok doğru ellerde, çok doğru bir işle insanlarla buluşturma yolunda ilerlemişiz.

Babası Mehmet Karaca tiyatrocu olmasına rağmen Cem Karaca’nın müzik yapmasını istemiyor. Hariciyeci olması için baskı yapıyor. Sanatçı olmasına rağmen Mehmet Karaca’nın bu denli tepki göstermesinin nedeni neydi sizce?

F.K.: Cem Karaca, cıva gibi bir şey, ateş parçası. Tutsanız tutulmuyor, hapsetseniz olmuyor. Dolayısıyla rahmetli Mehmet Karaca da çok uğramış, sıkıntı çekmemesi gayesi… Babası Mehmet Karaca Beyefendi’nin dediği gibi, “Evladım, sen İstanbul’u Türkiye’den ibaret zannediyorsun. Anadolu diye Suadiye’den öteye bir adım atmamışsın. Geçmiş karşıma bir de ahkâm kesiyorsun. Sen önce şu kılığına, kıyafetine bak. Olsa olsa senden Amerikan Lisesi olur.” diyor. “Git de gör bakalım orada kadim bilgileri.” Orada neler var? Yunuslar, Dadaloğulları var. Herkesin hayatı roman değil, herkesin hayatı film de değil. Film ve roman olması gerekenler, öyle bir yaşanmışlıktan geçer ki, öyle bize dokunur bizi hançerler ki o zaman onun hikâyesi gerçekleşir filmi yapılır.

Y.A.: Fikret Bey’in söylediğine şöyle katkıda bulunmak istiyorum. Pavarotti de çok büyük bir ses. X, Y, Z büyük ses ama Jim Morrison, bir fenomen. Cem Karaca büyük bir ses, büyük bir müzisyen, büyük bir besteci, entelektüel ve fenomen aynı zamanda, argümanlar silsilesi ve paradigma… Yani neden bunu söylüyorum, Cem Karaca tuvali yırtıyor, kendini tekrar etmiyor. Beslenme alanı, Anadolu’nun kadim kültürü. Diyor ki Cem Karaca: Kadim geleneğimizdeki kıymetleri, yepyeni soundlarla dünyaya taşıyacağız. Gitarıyla türkü yapıyor. Bununla da yetinmiyor. Türküleri halı, kilim derler gibi alıntılamıyor. “Yeni zamanın türküsünü yazacağım.” diyor. “Namus Belası” şarkısıyla 74 af kanunu tartıştırıyor.

E.K.: Şunu da belirtmeliyim dedem ilk başlarda babamın sanatçı olmasını engellese de onu Anadolu’yu tanımaya teşvik ederek büyük bir müzisyen olmasını sağlıyor.

Filmde Cem Karaca, Türkiye’nin sesi olacağını söylüyor ve gerçekten oluyor da ama çok ağır bedeller ödüyor. Bir müzisyen olarak hiç yaşamaması gereken zorlukları yaşıyor. Büyük bir cesareti var.

F.K.: 400 yıl ceza alıyor. Allah bile hiçbir canlı türüne 400 yıl ömür biçmiyor. Bir de ayrıca sözünüzü, başladığınız nokta çok kıymetli ve önemli. Bütün bunların hepsini yaşamak zorundaydı, yaşamalıydı çünkü o acılardan, yokluktan doğdu. Bakın öyle bir tarihte dünyaya geliyor ki, 1945 İkinci Dünya Savaşı bitmiş, arkasından 6-7 Eylül olayları… 27 Mayıs… 68’de idam edilen Denizler… 12 Eylül Darbesi… Yaşadığı tarih travmalarla dolu ve Cem Karaca’yı benim nezdimde Cem Karaca yapan da budur. Yönetmenimin de dediği gibi sadece bir gırtlak, bir ses, eline bir gitar alıp söylemek değil. Bütün bunları yazabilmek, bütün bu cümleleri üretebilmek…

Siz babanızın yolundan ilerleyerek müzisyenliğe devam ediyorsunuz. Bir müzisyen ve oğlu gözüyle Cem Karaca’yı nasıl değerlendirirsiniz?

E.K.: Cem Karaca, inanılmaz bir ses! Herkes şarkı söylüyor. Ben de söylüyorum. Onun gibi şarkı söylememek için de çaba sarf ediyorum ki kendi yolumu çizebileyim. Cem Karaca, kelimeleri öyle seçip öyle güzel kullanıyor ki güneşin doğuşundan bahsediyorsa, siz o güneşin doğduğunu hissediyorsunuz. Onun sıcaklığını veriyor size. Dolayısıyla inanılmaz bir seviye. Sanatçı bir aileden geliyor. Altyapısının ne kadar kuvvetli olduğunu görüyoruz; dedem Mehmet Karaca, babaannem Toto Karaca, derler ya sahne tozu kulis tozu yutmak. Babam o tozun içinde büyümüş.

F.K.: “Cinsini sevdiğim, cinsine çeker.” Nihayetinde ne kadar kıvranırsa kıvransın babası Mehmet Karaca, biliyor, baştan görüyor, tek korkusu var; evladının acı çekmemesi. Bu nedenle ilk başlarda sanatçı olmasını engelliyor. Yüksek bir öngörüye sahip Mehmet Bey, oğlunun başına neler gelebileceğini biliyor. Her an bu çocuğun başına bir şeyler gelecek ve hepimizin çanına ot tıkayacak kaygısı içerisinde.

Peki Cem Karaca, sizin müzisyen olmanızda dedeniz gibi bir tepki gösterdi mi?

E.K.: Normalde babalar çocuklarına aman okulu bırakma, şöyle yapma derken ben üniversite öğrencisiyken telefon açtı bir gün, “ Ne yapıyorsun sen?” diye sordu. “Okuyorum, okulum var.” dedim. “Ya boş ver. Hadi gel beraber şarkı yapalım evde.” dedi. İşletiyor herhalde diye düşündüm. Atladım geldim. Babamın en son albümünde beraber yaptığımız şarkılar var. Bundan âlâ üniversite mi var? Babamla tarihe not düştüğümüz bir albüme imza atmışız. İnsanlar yadırgıyor, ‘babam gibi niye şarkı söyleyemiyorsun’ diye. Ben yapsam en kral taklidini yaparım. (Gülüyor)

Babam bana “Bu işi yapacaksan, asla benim gibi şarkı söyleme! Benden bir tane var oğlum.” derdi. “Sen bunu yaparsan, ‘Aynı Cem Karaca’ diyecekler. Bu senin için çok zor bir yol. Emrah Karaca ol, Emrah ol. Ne dersen de… Bizim ailede ilk isimler dededen gelir. Mehmet ol, ne koyarsan koy ama kendin ol” dedi. Çünkü o da öyle yapmış. İlk şarkı söylediğinde Elvis Presley gibi Rock’n Roll yapsa da, sonra gitmiş kendi sesini bulmuş ve Cem Karaca olmuş.

400 yıllar yargılanıyor, vatandaşlıktan çıkarılıp sürgün ediliyor. Filmde bir sözü var: “Bir şarkı söyledim diye, Allah’ın vermediği 4 asrı istiyorlar benden.” Bu kadar haksızlığa nasıl dayandı sorusu geliyor insanın aklına.

F.K.: Bu film öyle bir şey anlatıyor ki önce kendisini yok ediyor sonra ayağa kalkıyor. Kendini bulmak istiyorsan önce kaybolacaksın, sonra yokluktan var edeceksin.

E.K.: Hep söylüyorum onun yaşadığı şeyleri herhangi birimiz yaşasak altından kalkabilir miydik? Yani bu kadar büyük yerlere gelip tüm kariyerini yerle bir eden bir şeyle karşılaşsak?..

Y.A.: Konseri bombalanan, kurşunlanan, kim var başka? Victor Jara’nın Latin Amerika faşizminde parmakları kesilir gitar çalamasın diye. Cem Karaca’nın hep sesini kısmaya ve kesmeye çalışıyorlar. Fiilen ve fiziken aynı zamanda… Dolayısıyla, bu kadar büyük ve kıymetli olmanın bir bedeli var bu coğrafyada.

Anadolu’nun kadim kültüründen bahsettiniz. Cem Karaca’nın ailesine baktığımızda, kentli bir aile. Ailede herkes sanatçı, daha rahat edebileceği bir hayat seçebilirdi. Ancak o bireyin değil toplum iyi ve eşit yaşaması gerektiğine inanıyor ve haksızlıklara karşı çıkıyor. Sizce Cem Karaca’nın Anadolu’yu keşfetmesiyle neler değişti?

Y.A.: Cem Karaca’nın yolculuğunu Yılmaz Güney’e benzetirim bir parça. Şimdi biraz ona da çalışıyorum. Yılmaz Güney, Adana’dan yani Anadolu’dan dünyaya gidiyor. Cem Karaca ise metropolden Anadolu’ya gidiyor. Genel olarak halk sanatı dediğimiz bütün fenomenler İbrahim Tatlıses’ten Müslüm Gürses’e, Ferdi Tayfur’dan pek çok popüler olmuş isme baktığımız da, Anadolu’dan metropole geldiğini görürüz. Cem Karaca ise Bakırköy gibi güzide bir yerden ve İstanbul’un göbeği Beyoğlu’ndan eski adıyla Dersaadet’ten koca bir tiyatro ikliminden, Fransızca, İngilizce bilen anne, dede ve babadan iyi bir kütüphaneden Anadolu’ya yolculuk yapıyor. Aslında onun yolculuğu biraz Yakup Kadri gibi, birinci kuşak Cumhuriyet çocukları gibi. Biniyor trenine, gidiyor askere. Bitirirsin, gelsin diye beklenirken o gelmiyor. Erzurumlu Emrah’ı, Dadaloğlu’nu, Karacaoğlan’ı bagajına alıyor. Filmde de yer verdim “Emrah türküsüyle katılacağız Altın Mikrofon’a.” diyor. “Abi bu ne, biz İngilizce rock yapıyoruz. Türküyle rock müziğe nasıl uyduracağız?” diye karşılık görse de ısrar ediyor. “Oğlum folk songs, country dediğin ne ki? Onlar da oranın türküsü işte.” Paradigmayı ters çeviriyor. O sadece müziğin ustası olmuyor; Yüksel Aksu’ya ‘Dondurmam Gaymak’ı ‘İftarlık Gazoz’u çektiriyor. Bir başkasına, başka bir şeyi çektiriyor. Bir paradigma, okul oluyor.

Yazarın Diğer Yazıları
“CEM KARACA’NIN GÖZYAŞLARI” Hiç mi Dinmeyecek?

“Merhaba gençler ve her zaman genç kalanlar…” Cem Karaca’nın hayatını anlatan “Cem Karaca’nın Gözyaşları” filmi seyirciyle buluştu. Ben de usta sanatçı hakkında yapacağımız söyleşiye böyle başlamak istedim. Gençliğin verdiği cesareti ve coşkuyu hiç kaybetmeyen bir sanatçıyı anlatmaya böyle başlamalı…şlamalı… Benim, Cem Karaca ile tanışmam çocukluk yıllarında oldu. İlkokul öğrencisi bir kız çocuğuyken evdeki teypten çalan […]

Devamını Oku
GÜNDÜZ VASSAF: “Ben dünyanın iyiye gittiğine görüyorum.”

İtalyan barok ressam Michelangelo Caravaggio. İsmini doğduğu kasabadan alan ressamın kısa hayatı, kovuşturmalar, dövüş ve kavgalarla geçti. Ülkemizin en önemli aydınlarından biri Gündüz Vassaf, 16. yüzyıl resmine yeni bir yön vererek sanat tarihine damgasını vuran Caravaggio’nun izini sürdü, Ressamın İsyanı romanı yazdı. Türkiye ve dünya meseleleri hakkındaki düşünceleriyle gelecek kuşakları aydınlatan Psikolog Yazar Gündüz Vassaf […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku