Kaan Murat YANIK
Tüm Yazıları
Güzeşte

Sadabad’a çıkan yollardaki tüm ağaçlara yetecek kadar muska yoktu fakat yine de İstanbul’un en güzel yerleri bu muskalar olmadan tehlikede olur diye korkuyordu şair. Bu güzel şehrin kutsiyeti onun şiirleriyle ziyadeleşmişti, bu sebeple İstanbul için yazdığı her şiirin ardından yeni bir muska bulmaya çabalardı. Sadabad’a doğru yaptığı uzun yürüyüşlerin ardından kaftanının sol cenabına çaprazlama astığı […]

Sadabad’a çıkan yollardaki tüm ağaçlara yetecek kadar muska yoktu fakat yine de İstanbul’un en güzel yerleri bu muskalar olmadan tehlikede olur diye korkuyordu şair. Bu güzel şehrin kutsiyeti onun şiirleriyle ziyadeleşmişti, bu sebeple İstanbul için yazdığı her şiirin ardından yeni bir muska bulmaya çabalardı.

Sadabad’a doğru yaptığı uzun yürüyüşlerin ardından kaftanının sol cenabına çaprazlama astığı heybesinden hokka, divit çıkarıp rastgele notlar alırdı. Güzel bulmada da, güzel sevmede de mahirdi. İstanbul’un ılık akşamlarında; saray bahçelerinde yapılan şiir meclislerinde, helva sohbetlerinde başköşede oturur, meclisin sarı buhur kokan havasını yeni yazdığı gazelleri okuyarak başka âlemlere ait olan bir renge bürürdü.

O geceki şiir meclisinde ‘gül’ ile ‘bülbül’ün aşkı tartışılıyordu. Dakikalardır anlatıyordu Sami Bey;

“Ben derim ki, bülbülün vefasızlığındandır bunca olup biten.”

Söze Celal Ağa karıştı.

“Hele baştan anlat şu meseli de bakalım meclisteki herkesin bildiğiyle aynı mıdır bildiğin?”

“Pekâlâ” dedi, Sami Bey, nargilesinden derin bir nefes çektikten sonra anlatmaya başladı. Arkadaki sazendeler yeni bir şarkıyı çalıyorlardı, bu esnada meclistekiler kadehlerini kaldırdılar girizgah niyetine.

“Bir zamanlar dünyadaki bütün güller beyazmış, beyaz renkten başka gül yokmuş. Bülbül her gün beyaz güllerin ve türlü çiçeklerin üstünde uçar, her seferinde başka bir çiçeğe göz koyarmış. Çiçeklerin çoğunun üstünde bülbülün ayak izleri varmış. Bazı çiçekler bülbülü gördükleri zaman derinden bir ‘ah’ çekerlermiş.

Bu beyaz güllerin arasında bir gül varmış ki; diğerlerine nazaran çok daha iri, yaprakları da pek narinmiş. Bütün kuşlar da bu güle âşıkmış, ama o hepsine cefa gösterirmiş hiçbir kuş korkusundan yanaşamazmış yanına.

Bir gün bülbül yine gülistanın üstünde uçarken bu gülü görmüş. İçi erimiş, yağmur olmuş. Yanına varmaya cesaret edememiş onun. Çaresiz börtü böceğe, diğer kuşlara sormuş ‘kimdir’ diye.

‘Hepsi aman uzak durasın, ondan. Sen bülbül de olsan sana yüz vermez o.’ demişler. Bülbül kulak asmamış söylenenlere. Her sabah güneşin doğuşu ile beraber gülün üstünde uçmaya başlamış, güneş batana değin. Bir gün yine gülü seyrederken gül yapraklarını açtıkça açmış, güzelleştikçe güzelleşmiş.

Bülbülün başı dönmüş bu güzellik karşısında ve hızla güle doğru alçalmaya başlamış, ona yaklaştıkça daha çok sarhoş olmuş ve döne döne bülbülün üstüne konmuş. Gülün tüm kokusunu içine hapsetmiş bir anda. Gül bülbülün ayaklarını hisseder hissetmez tüm dikenlerini dikmiş ve dikenler bülbülün ayaklarını paramparça etmiş. Bülbülün ayaklarından akan kan, beyaz gülü kırmızı güle çevirmiş bir anda. O gün bugündür bülbül ‘ah’ edip durur. Bunca güzelin âşıklarına cefa göstermesinin sebebi gülden mirastır…”

Meclistekiler ellerindeki kadehleri kaldırıp, hep bir ağızdan gür sada ile “Eyvallah” dediler. Sonra söze bir diğeri karıştı, gül ile bülbül münakaşası epey süreceğe benziyordu.

Şair Nedim o gün pek bir keyifsizdi. Nedeni meçhul bir sıkıntı belirmişti içinde. Meclistekilerden müsaade isteyip adaba münasip bir şekilde ayrıldı oradan.

Sarayın ışıltılı bahçesinin sonunda gördü onu, güllü bir elbise vardı üstünde. Çok sevdiği İstanbul’u, İstanbul yapan belki de onun bu şehirde olmasıydı. Bir hışımla evine gitti hemen. Derin derin solurken eline diviti aldı.

“Güllü dibâ giydin amma korkarım âzâr eder Nazeninim sâye-i hâr-ı Gûl-i diba seni” diye yazdı.

“Ey güzel sevgili! Güllü elbise giymişsin ama o elbisenin üstündeki güllerin dikeninin gölgesi tenine batar, diye korkarım.”

Şiiri bitirdikten sonra bir gece bekledi. Onu yine kapının önünde bulacağını biliyordu.

Kapının önünde biten beyaz bir gülün boynuna astı şiiri, kimseye görünmeden.

Ertesi gün Sadabad’a çıkan tüm ağaçların ardına koyduğu muskaları topladı.

Yazarın Diğer Yazıları
Güzeşte

Sadabad’a çıkan yollardaki tüm ağaçlara yetecek kadar muska yoktu fakat yine de İstanbul’un en güzel yerleri bu muskalar olmadan tehlikede olur diye korkuyordu şair. Bu güzel şehrin kutsiyeti onun şiirleriyle ziyadeleşmişti, bu sebeple İstanbul için yazdığı her şiirin ardından yeni bir muska bulmaya çabalardı. Sadabad’a doğru yaptığı uzun yürüyüşlerin ardından kaftanının sol cenabına çaprazlama astığı […]

Devamını Oku
Bir Sabah Şarkısı

Sabah ezanı okunmaya başladı mı, 1985 model mavi Vosvos’umun altından çıkar, mahmur adımlarla en yakındaki olan çöp kutusuna yürürüm. Güneşin portakal ışıkları henüz dökülmemiştir sokaklara. Biraz kulak kabarttığımda apartmanlardan gelen uyku baloncuklarının patlamalarını, zır zır öten alarm seslerini, bazen de sosyete olduğunu tüm İstanbul’a ilan eden teyzenin son ses çaldığı Chopin’i duyarım. Bu teyzenin bana […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku