Orkun Galolar
Tüm Yazıları
Sahi Kaç Bahar Eskitir ki İnsan?
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sahi Kaç Bahar Eskitir ki İnsan?

“Memento Mori” öleceğini hatırla anlamına gelen Latince bir deyiş. Fani olan insanoğluna her şeyin sahibi olsa bile aslolanın ölüm oluşunu hatırlatan bir uyarı, bir gerçeklik tiradı, bir haykırış. Roma İmparatorluğu’nda savaşa iştirak ederek zafer kazanan generallerin köleleri tarafından da generallerin sürekli kulaklarına fısıldanan sözlerden biri aynı zamanda. “Güce, başarıya, alkışa ve zafere kapılarak gerçekliğin tınısından […]

“Memento Mori” öleceğini hatırla anlamına gelen Latince bir deyiş. Fani olan insanoğluna her şeyin sahibi olsa bile aslolanın ölüm oluşunu hatırlatan bir uyarı, bir gerçeklik tiradı, bir haykırış.

Roma İmparatorluğu’nda savaşa iştirak ederek zafer kazanan generallerin köleleri tarafından da generallerin sürekli kulaklarına fısıldanan sözlerden biri aynı zamanda. “Güce, başarıya, alkışa ve zafere kapılarak gerçekliğin tınısından uzaklaşma” anlamını taşıyan bir manifest.

Coşkunun sabun köpüğü misali insanı sürükleyen seline kapılmadan ölümle barışık olma hali, ölümü sahiplenme bir nevi. Ölümü sahiplenme tabiri ilk bakışta kulağı tırmalar gibi gözükse de aslında yaşamını sahiplenen, anı yaşayabilen herkes sahiplenir ölümünü de.

Sahiplenmek ayrı, kabullenmek apayrı elbette, karıştırılmasın. Dolu dolu yaşıyorsak an’ı ve becerebiliyorsak an’da kalmayı, tırmanabildiysek Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidindeki kendini gerçekleştiren insan, hakikati kabul eden insan basamağına, farkındalığın farkıyla yaşıyoruzdur. Bizi biz yapan ögelerden biri değil midir ki zaten farkındalıklarımız? Yaşamın getirdiklerinin zihin süzgecimizden geçerek davranış örüntümüzü de oluşturan olmazsa olmazlarımız değerlerimizin bütünü.

Kini, gereksiz kibri, öfkeyi ve bizi mutsuz ederek aşağı çeken, motivasyonumuzu düşüren tüm olumsuzlukları gözden geçirerek gücümüzü kendi varoluşumuzdan alabilirsek hem yaşamla hem de nihai son ölümle barışık olma halini yaşarız diye düşünüyorum.

Her canlı doğar, büyür ve ölür. Ama biz bunu genellikle bir mezarlığın yanından geçerken ya da katıldığımız bir törende gözümüze çarpan o “Her canlı ölümü tadacaktır.” yazısını görünce anımsarız. Anımsarız ve hemen atarız bilinçaltımızda bir yere. Ta ki ölüm bir yakınımızda ayna olup parlayana dek… Parlayarak keskinleşen o acıda bizi en çok yaralayan da o canlının artık yaşamda yok olma halidir. Her şey bitmiştir artık. Yapılan planlar, gidilecek yolculuklar, paylaşılarak çözüme ulaşması hayal edilen sorunlar… Daha neler neler…

Çünkü gerisi eksiklik ve özlemdir her anımsadığımızda gözbebeklerimize nüfuz eden.

“Biri ölür üzülmezsiniz, sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz, o hırkanın duruşu kalbinize oturur.” diyen Nuri Bilge Ceylan’a katılırız bir yakınımızı kaybedip onun eşyaları ile her göz göze gelişimizde. Bazen gidenin ardında bıraktığı bir saatin tik tak sesiyle akşam ederiz. Bazen de gidenin ceketine sarılırız bizi sarsın, üşütmesin diye. Sahi eşyaların da ruhu var denir ya, anlar mı onlar da kime eşlik ettiklerini? İşlevlerini devam ettirirken aynı mevcudiyeti gösterirler mi?

Peki ya biz var gücümüzle özlem giderircesine sahiplendiğimiz o eşyalarda yeni anılar yaratmaya devam eder miyiz? Eskiden anıların oluşması için en az iki kişinin varlığının gerektiğine inanırdım. Şimdilerde insan bir diğeri yokken de onunla ilgili yeni anılar yaratabiliyormuş, diyorum. Belki de bir çeşit illüzyon bu, gideni hâlâ yaşamda tutma arzusundan kaynaklı.

Arzuyla karışık esen yelin ansızın getirdiği özlediğimiz o koku, kimi zaman sözleri ciğerimize saplanırcasına kulağımıza çalan o melodi sarsar bizi hiç beklemediğimiz bir anda. Kimse bilmez içimizde hangi dağların sarsıldığını da biz dalar gideriz bin bir anı silsilesinin içerisinde.

Anıların da iklimleri vardır öyle değil mi? Özlemin, acının ve yasın iklimleri gibi. Sahi kaç bahar eskitir ki insan? Kaç mevsim geçirir ki sevdikleriyle beraber? Kaç şarkı sözüne asılı kalır da kaç filmin repliğinde hüzünlenir durur.

“Amor Fati” desek; bilsek ki yaşadığımız an bir daha gelmeyecek ve yine desek ki “Memento Mori” ve ölümü anımsasak, doyasıya yaşasak! Tadını çıkarsak doğan güneşin, paketteki o son sigaranın ve en sevdiğimiz yemeğin her lokmasının. Kaldırırken kadehlerimizi iyiye, doğruya ve güzele, bilsek ki o an bu andır biraz daha havada kalır mı elimiz acaba ya da dileklerimize yenileri eklenir mi? Sohbet ederken en koyusundan dostlarla çayımız soğudu diye üzülmez, daha çok kelimeye sarılır daha çok cümleyi sırtlarız, kim bilir? Sahi kim bilir ki anlarda tutulu kalma isteğimizi bizden başka? Ardına saklandığımız basmakalıp cümlelerin ağırlığını kim taşır?

Sevdiğimize doyasıya sarılıp onu ne kadar çok sevdiğimizi söylesek, mesela duyguda cimri olmasak… Hislerimizi saklamak için taklalar atmasak ve de kaçak güreşmesek. Ne ölüm aldığını geri veriyor ne de toprak yitip gidene bizim gibi şefkatli davranıyor. Zaman asla geriye doğru işlemiyor. Hep ileriye doğru gidiyoruz, ileriye, geleceğe doğru adımlarken kendi dünyamızda sevinçlerimiz ve hüzünlerimizle.

“Bir gün gelir, dünyanın bir yerinde yıllarca senin haberin olmadan yaşamış birine, bütün hayatını anlatmak istersin.” diyen Murathan Mungan gibi acımızı sağaltmak isteriz mazimizin çok derin olmadığı ama kalplerimizin denk düştüğüne inandığımız biriyle ettiğimiz sohbetlerde.

İnsanız! Kendimizi duygusal iyileştirme yoluna bazen bir dost sohbetiyle, bazen sevgilinin ruhu okşayan sözleriyle, o çok sevdiğimiz şairin şiirinden bir dizeyle ya da çok sevdiğimiz bir kitabın kurgusuyla gireriz. Ama gireriz! Biliriz ki o yol bizimdir! Yolumuzdan dönmeyiz!

Yaşam, doyasıya yaşanır ve her anından mutluluk devşirilirse anlam kazanıyor sonuçta. Anlam da yaşamdaki deneyimlerin içerisinde gizli saklı bir hazine misali… Herkesin deneyimi de bu deneyimden kendine kalan anlam da farklı. Zira her birimizin penceresi farklı… Aynı evde yaşasak da aynı masayı, aynı hayatı paylaşsak da anlam kişiye özgü bir mahremiyet alanı sanki… Çünkü birisi düşüncelerimizi dile getirdiğimizde müdahale ederse ya da tepki gösterirse kendi alanımızın ihlâl edildiğini düşünürüz. Benliğimizin kapısı olan düşüncelerimizi savunuruz. Biz o düşüncelerin kanla canla var olmuş haliyizdir. Her birimizin geçmişi, anıları nasıl ki bugününü yaratıyorsa zihnindeki tasavvurlarıyla; yarını yaratmak için de elbette kolları sıvamak gerekiyor. Dünün ve bugünün arasında fark yoksa bir yerlerde tıkanıklık var demektir. İyiysen daha iyi olmalı, kötüysen de iyiye varmanın yolunu aramalı. Tıkanıklığın bir yol çaresine bakmalı. Ama hep yaratmalı insan. Kendini kendinden sürekli doğurmalı! Kendi zihnini de bu minvalde beslemeli.

Besin kaynakları farklı olan insanlarız hepimiz. Kimimiz müzikten, edebiyattan, tiyatrodan beslenir kimimiz savaştan, kaostan, gerilimden. Hiç umut edip şiire tutunan ile bir savaşın ateşinden beslenenin zihni bir olabilir mi? Yaşamak dediğin istersen bir karnaval havası istemezsen ateşten bir gömlek edası! Bambaşka deneyimler işte ki bu deneyimler insanın düşünce sisteminde değişikliğe yol açıp anlam yüklediğimiz yaşantıları değiştirebiliyor. Yaş ilerledikçe insan olgunlaşıyor diyenlere ben inanmıyorum. Zira olgunlaşma dediğimiz ruh hali büyümeye paralel olacak bir şey değildir. Tıpkı gençliğin cahillik için yeterli bir sebep teşkil etmeyeceği gibi. İnsan ebeveynini de en çok onun içerisinden geçtiği yaşlarda anlıyor denir ya hep. Aslında kasıt yaş değil de o yaşlarda yüklenen sorumluluklardır. Anne-baba olma halidir, ev geçindirme sorumluluğudur. Çocukken söyleseler tasavvur bile edemeyeceğimiz günlerde yaş alırken hem çocukluğuna gidip ebeveynine sarılmak istiyor insan hem de yaşlanan ya da yitirdiği ebeveynine omuz olmak istiyor. Elinden tutup kaldırmak ve beraber koşmak, beraber adımlamak istiyor. Birlikte meydan okumak istiyor her türlü sıkıntıya. O zaman anlıyor yokken de nasıl var olabilir insanlar! Yoksunluğun, özlemin ağırlığı o anlarda çepeçevre sarıyorken zihni; kalabalık sofralardaki sesler, olanca hızıyla dalıp çıkıyorken geçmişin salıncağından, gözyaşlarını bağıra bağıra şarkı söyleyerek de susturmayı öğreniyor insan dediğin. Ağlamak güçsüzlük değildir, hele gözyaşlarını saklamak da marifet değildir. Marifet çivisi çıkmış bu dünyada bir baltaya sap olabilmektir. Yaşamı en iyi şekilde idame ettirebilmek için uyum sağlamaktır.

Hayat akıp giderken tüm stresiyle geride kalanlar için en anlamlı miraslardan biri de yaşama her gün parti havasında bakabilmek, kurtlar sofrasında emekle var olabilmenin direncini yitirmemek. Yazdıklarınla, çizdiklerinle empati yaratabilmek.

Tam da bu hislerime paralel bir kitap; “Memento Mori.” Kasım ayında Siren Yayınları tarafından İskoçyalı yazar Muriel Spark’ın kaleminden Püren Özgören çevirisiyle yayımlandı. Kitabın ana temasını ölüm ve ölümün gerçekliği oluşturuyor. Kitaptaki tüm karakterler ise yetmiş yaşın üzerinde. Bu açıdan da önemli bir yere işaret ediyor yazar. Yaşları gereği yaşamlarının en durgun, en işlevsiz dönemlerini yaşasalar da hiç ölmeyecekmiş gibi ölümü yok sayıyorlar. Huzurevi ve yaşanan sağlık sorunları nedeniyle de hastaneler ana mekânları olmasına rağmen üstelik. Amor Fati’den de uzak düşünceleri zira. Hırstan, gereksiz tartışmalardan, bölüşmekten de uzak iç hesaplaşmaları ve sırları ile örülü zihinleri onları rahat bırakmıyor. Ta ki o ilk telefon gelip “öleceğini hatırla” diyene kadar. Kimdir bu arayan gizemli ses ve neden ölümü hatırlatır? Ölümü hatırlamak istemeyen insanları hangi davranışlara yönlendirir? Bilinçaltına itilen hangi yaşanmışlıkların kıvılcımı olur bu aramalar onu herkes okuyarak kavrasın isterim.

Kitapların okurlara kazandırdığı empatik düşünme yeteneği bir kere daha devreye giriyor bu güçlü metinde, çünkü belirli bir yaş grubunu hedef alırken aslında herkesi yaşamının ileriki zamanlarına alıp götürüyor. Gelecekte yaşaması muhtemel olan hesaplaşmaları an’da halletmek gerekliliğini salık verirken hep bir eksiklik ve tamamlanmamışlık duygusunu da yaşamdan söküp atılabilirliğin gücünü hatırlatıyor.

Düşündüren ve yer yer mizahi yazım tarzı ile gözbebeklerimize ziyafet çektiren bir yazar Spark ki Britanya Edebiyatı’nda hatırı sayılır bir yere sahip. PEN International Altın Kalem Ödülü sahibi. Okunsun…

Yazarın Diğer Yazıları
Sahi Kaç Bahar Eskitir ki İnsan?

“Memento Mori” öleceğini hatırla anlamına gelen Latince bir deyiş. Fani olan insanoğluna her şeyin sahibi olsa bile aslolanın ölüm oluşunu hatırlatan bir uyarı, bir gerçeklik tiradı, bir haykırış. Roma İmparatorluğu’nda savaşa iştirak ederek zafer kazanan generallerin köleleri tarafından da generallerin sürekli kulaklarına fısıldanan sözlerden biri aynı zamanda. “Güce, başarıya, alkışa ve zafere kapılarak gerçekliğin tınısından […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku